Kaan Eminoğlu ile Güncel Edebiyat Üzerine

/ 4 Ocak 2019 / 159 views / yorumsuz

Kaan Eminoğlu 1991  Ankara doğumlu. Kırıkkale Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdikten sonra  Gazi Üniversitesi Türk Halk Bilimi Yüksek Lisans Programına başladı ama bitiremedi.  MEB’e atandı, istifa etti. Çeşitli yayınevlerinde redaktörlük yaptı. Halen ODTÜ Tarih Bölümünde öğrenci. Ekim 2018″den beri bir grup arkadaşıyla KANON 2010 dergisini çıkarıyor.

Kendisiyle Toplumcu şiir, postmodern saldırı, “genç şair” ve edebiyat dergiciliği üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Kaan Eminoğlu ile Güncel Edebiyat Üzerine

C.T: Kaan Bey, “Genç Şair” nitelemesini sevmediğinizi söylüyorsunuz. Kendinizi genç hissetmiyor musunuz? “Genç”ten ne anlıyorsunuz?

K.E: Maalesef bazı yaşlı müteşairler tarafından icat edilen “genç şair” ifadesi çoğunlukla “Ben şiirde ustayım, sen daha toysun.” anlamında muhatap olunan şairi küçümsemek için kullanılıyor. Şairliği tartışmalı olan yaşlı insanların, kendilerinden daha genç olan şairleri “şair adayı”, “genç şair” olarak nitelendirmelerinin arkasında yatan nedenin aşağılık psikolojisi olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de “genç şair” , “şair adayı” gibi ifadelerin kullanılmasına karşıyım. Bu ifadeleri kullanan insanlar kendilerini tanımlarken “yaşlı şair” ya da “yaşlı şair adayı” gibi ifadelere başvurmadıklarından bu tür ifadelerin bir gerçekliği karşılamak için kullanıldığını düşünmüyorum. Ben, 50-60 yaşına gelmiş ama şair olamamış yaşlı insanların gençleri birtakım toyluk ithamı taşıyan nitelendirmelerle etiketleyip bu etiketler üzerinden saygı devşirmeye çalışmalarına karşıyım. Bana kalırsa şairin genci yaşlısı olmaz, şairin yalnızca şiiri olur.

Gençliği belli bir yaş aralığında olmaktan çok şair için bir olanak ve tuzak olarak görüyorum. Gençlik olanaktır çünkü enerji ve duygu yoğunluğunun en fazla olduğu dönemdir, tuzaktır çünkü tecrübe eksikliği ve öz güven yüksekliği tepetaklak edebilir şairi. Ben gençliğin olanaklarını değerlendirip tuzaklarına düşmeyen bir şair olma gayreti içindeyim.

C.T: 2010 kuşağı anlayışı nasıl oluştu? İçinde kimler var ya da kimler yok? Bir bildirisi var mı?

K.E: 2010 Kuşağı ifadesi maalesef birçok insan tarafından yanlış anlaşılıyor. Bazıları bu ifadeden poetik, bazıları da politik bir birliktelik anlamı çıkarıyor. Ancak böylesi çıkarımlarda bulunanlar yanılıyor. Biz, 2010 Kuşağı diyerek 2010’lu yıllardan itibaren edebiyat dergilerinde görünmeye başlayan ve kendilerinden önceki kuşaklardan çok daha farklı kaynaklardan beslenen, kendilerine has özellikleri olan bir şair grubunu kastediyoruz. Bu kuşağın oluşumu ise tarihsel süreç ile ilgili bir durum. İnsanlar kuşak ile edebî toplulukları birbirine karıştırdığı için bu kuşak mensuplarından ortak bir anlayış sergilemesini bekliyor. Oysa kuşak ifadesi edebî toplulukları kapsayan bir tanıma sahiptir. İleride 2010 Kuşağı içerisinden de çok farklı edebî topluluklar çıkacaktır. Oluşacak olan bu farklı toplulukların üyeleri de bir bütün olarak anıldıklarında 2010 Kuşağı olarak adlandırılacaklardır. Hâlâ birtakım çevreler tarafından varlığı yadsınmaya çalışılsa da 2010 Kuşağı vardır ve ortak bir anlayışı değil, ortak yaşanmışlıkların inşa ettiği farklı politik ve poetik eğilimlere sahip bir grubu imlemektedir.

C.T: Her on yılda bir kuşak oluştuğuna inanıyor musunuz? Derginizde “2010 Kuşağı” vurgusu var ama ilk sayısında Baki Ayhan var. O zaman dergide sadece 2010 kuşağı yer almıyor, diyebilir miyiz?

K.E: Edebiyat dünyasında yazılı olmayan bir kural vardır: “Her kuşak kendinden sonraki kuşağı reddeder.” Bizim reddedilişimiz de bu kurala bağlılıktan doğan bir refleks. Bakın 1970’lere, 1980’lere orada da aynı tartışmaları göreceksiniz. “1980 Kuşağı var mı yok mu?”, “1970 Kuşağı var mı yok mu?” Ben edebiyat tarihine ilişkin yaptığım okumaların hiçbirinde kendinden önceki kuşak tarafından kabul edilen bir kuşağa rastlamadım. Pek tabii bu gelenek devam ediyor. Biz de bu geleneğin yarattığı söylemle yadsınıyoruz. Bu işin doğası böyle, onlar inkâr edecek biz varlığımızı ispat edeceğiz. Onlar yenilmeye mahkûm bizse yenmeye. Belki kendimizden önceki kuşaklara karşı verdiğimiz varlık savaşını kazandıktan sonra biz de bu geleneği sürdürüp kendimizden sonraki kuşakları reddedeceğiz. Ama eminim ki bizden sonra oluşacak kuşaklara karşı -bize yapıldığı gibi- bir yok sayma tavrı koyarsak biz de yenileceğiz, olması gerektiği gibi.

Derginin çıkış bildirinde de yazdığım gibi KANON 2010 dergisi merkezine 2010 Kuşağı’nı alan ama içinde sadece 2010 Kuşağı’na mensup olan şairlerin/yazarların yer aldığı/alacağı bir dergi değildi. Biz bu dergi ile farklı kuşakları eşitlik anlayışı içerisinde bir araya getirerek onların birbirlerinin sanat anlayışlarını tanımalarını sağlama gibi bir misyonu da yüklenmiş bulunmaktayız. Bunun için dergimizin ilk sayısında Bâki Ayhan T., Ömer Erdem, Serkan Işın, Özkan Eroğlu ve Hasan Yurtoğlu gibi farklı kuşaklarda yer alan şair ve yazarlara yer verdik.

C.T: Kanon 2010 dergisini yayın hayatına sokmakta amacınız neydi, bir şeyleri değiştirmek için mi?

K.E: KANON 2010 dergisini Türk edebiyatındaki niteliksizliğe bir müdahale olarak çıkardık. Çıkış amacımız da edebiyatımızdaki o büyük boşluğu doldurma iddiamızdır. Kuşağımızın yetenekli şair ve yazarları öncülüğünde yozlaşan ödül mekanizmasına, ahbap çavuş ilişkisi ile yürütülen dergicilik anlayışına ve kapitalizmin kültürel silahı olan postmodern cehalete karşı mücadele verme amacıyla hareket ediyoruz. Dergimiz; gençleri edebiyat tarikatlarının baskısından; “abilerin”, “ablaların”, “ustaların” dayatmalarından kurtararak kendi sanatlarını özgürce icra edebilmeleri ve kendilerini; kendini otorite olarak gören insanların komutlarına göre hareket etme zorunluluğu hissetmeden ifade edebilecekleri bir platform yaratma çabasından doğdu. Dergimizi 2010 yıllarda edebiyat dünyasında görünen gençleri için cazibe merkezi hâline getirmek ve edebiyatın en sahipsiz kuşağı olan 2010 Kuşağı’nın sesi olması için çıkartıyoruz. Geçmiş kuşak yazar ve şairleri eşitlik anlayışı içinde bir araya getirip birbirlerinin anlayış ve tecrübelerinden yararlanmalarını istiyoruz. Popüler kültüre, piyasa edebiyatına, anlamsızlığın yüceltilmesine karşı bir duruş sergileme niyetinde olan insanların kolektif bir hareketi olarak var olma mücadelesi veriyoruz.

C.T: Son sayınızda yeni bir başlangıç ve yeni yayın kurulundan söz ediyorsunuz? KANON 2010 zaten yeni bir dergi değil mi? Eskiyen neydi?

K.E: Derginin kuruluş aşamasında yer alan bazı arkadaşlarımız dergiden ayrılmak istedikleri için yeni bir ekiple yolumuza devam etme kararı aldık. Bu süreçte farklılıkları bir araya getirmenin zorluklarını tecrübe etmiş olduk. Denenmiş hataların tekrarını yaşadık ama hatalarımızdan ders çıkarabilmek de bizim gelişimimiz adına olumlu bir durumdu.

C.T: “Sizi İkna Edebilirim” adlı kitabınız için, “Bu kitapta ısrarla “Öldü.” denilen ama bir türlü öldürülemeyen toplumcu şiiri slogana dayanmayan bir dil ile şiirin gerçeklikle olan bağlantısını en üst seviyede tutarak yeniden var etmeye çalıştım.” diyorsunuz. Amacınıza ulaşabildiniz mi?

K.E: Bence her kitap beraberinde bir iddiayı da getirir. Ben de iddiamı kitabımın her bir satırında ortaya koyduğum düşüncesindeyim. Ancak günümüzde iddialı olmak bile yadırganır hâle gelmiş durumda. Genç insanlardan iddialı olmaması, baş eğmesi, takdiri bir lütuf olarak görmesi bekleniyor. Bense bu düşüncelerin zıddı bir yönde hareket ediyorum. Bana yapma denilen her şeyi yapıyor, itiraz etme denilen her şeye itiraz ediyorum. Bu da birtakım çevreler tarafından antipati ile karşılanmama sebep olabiliyor. Bu antipati şiirime karşı da bir önyargı oluşturduğu için yadsımaya çalışan çok oluyor/olacaktır da. Bu tavrın rahatsız ediciliğinin yanında bir de toplumcu perspektifle şiir yazmamın verdiği “düşmanlık” da söz konusu. Ayrıca bu işe girişmeden önce toplumcu perspektifle şiir yazdığım için sükût suikastine uğrayacağımı zaten biliyordum. Ancak başıma gelecekler için, başımın içindekilerden vazgeçemezdim, ki vazgeçmedim de.

C.T: Bir yazınızda “Toplumcu anlayışa yönelik eleştiriler, sermaye yayınevlerinin insanları temel çelişkilerden uzaklaştıran edebiyata yönlendirmesi, gerçekçi estetiğin temsilcilerini birer “aşk fenomeni” hâline çevirmesi bir tesadüf müdür?” diye soruyorsunuz. Bu soruyu sizin cevaplamanızı istesek…

K.E: Tabii ki tesadüf değil. Postmodern saldırı da bu ahmaklaştırma düzeninin en büyük ayağını oluşturuyor. Artık şairlere büyük sermaye yayınevleri/dergileri/eleştirmenleri vasıtasıyla yarı biçimci, yarı varoluşçu, yarı klavye hatası “şiirsizlik” metinleri yazdırılıyor. İnsanları edebiyat yoluyla insandan uzaklaştırmaya çalışan bir düzen inşa edilmiş durumda. Bu yüzden de şairlerin toplumdaki karşılıkları git gide azalıyor. İnsanlar “şair” denildiği zaman üçüncü sınıf aşk şiirleri yazan Twitter fenomenlerini hatırlar hâle getiriliyor. Şiirin toplumu dönüştürme gücü bilindiği için Nâzım Hikmet gibi Attilâ İlhan gibi kitleleri ardından sürükleyebilecek şairlerin ortaya çıkması istenmiyor. O yüzden toplumcu perspektife burun kıvıran “edebiyat eleştirmenleri”, “yayınevleri”, “kopyala yapıştır dergiler” vasıtasıyla okurun bilinci kör edilmeye çalışılıyor.

C.T: Neden kavgasız edebiyat olmamalı?

K.E: Bu soruya Necati Cumalı çok güzel bir cevap vermiş zaten. Üstüne söyleyecek sözüm yok.

“Barış, uyum, kardeşlik, dostluk havası, hoşgörü hep güzel şeyler, tatlı şeyler. Nedir ki, haklı, yerinde girişilen savaşların uyuşukluk getiren barışlardan daha kutsal yanları, daha alkışlanmaya değer erdemleri var. Her ne pahasına olursa olsun sürdürülen barış havası yarar yerine zarar getiriyor edebiyat dünyasına. Ahlâk dışı bir pazarlık ortamı, ödün ortamı yaratıyor. İnanılan değer ölçüleri üzerine örtü çekiyor.” (Necati Cumalı)

C.T: Deneysel şiir metinleri 80 sonrası mı Türk edebiyatında görüldü? Bunun daha öncesi yok mu?

K.E: Günümüzdeki manasında/formunda deneysel şiirsizlik metinleri 80’li yıllardan sonra edebiyatımıza giriyor. Neoliberalizmin kültürel politikası olan postmodernizm, deneysel şiirsizliği “yüksek sanat”, “gerçek sanat” olarak lanse ettiği ve deneysel şiirsizlik metinlerinin büyük sermaye yayınları eliyle reklamı yapıldığı için birçok genç; malzemesi dil olmayan, baktığı yer insandan en uzak nokta olan bu şiirsizlik metinlerinin şiir olduğu yanılgısını yaşıyor.

C. T: Dergi çıkarmak düşman kazanmaya mı neden oluyor? Sizi bu düşünceye iten olaylar nelerdir?

K.E: Dergi çıkarmak -yayın politikasına göre- çok dost kazanmaya ya da çok dost kaybetmeye neden olabilir. Çok dost kazandıran dergicilik anlayışı “Herkesin şiirini basalım.” dergiciliğidir. Çok düşman kazandıran dergicilik anlayışı ise “Sadece nitelikli şiirleri basalım.” dergiciliğidir. Benim dergicilik anlayışım ikinci tavır ışığında geliştiği için haddinden fazla düşman kazandım. Bana çok olumlu yaklaşan insanlar sırf şiirleri yayımlanmadı diye tepki gösterdiler. Ancak bu tavrımdan dolayı tepki almayı da bir editörlük başarısı olarak addediyorum.

C.T: Türkçeyi doğru kullanmamak konusunda ne düşünüyorsunuz?

K.E: İnsanlar yabancı dil öğrenmek için kurslara gidiyor, özel hocalar tutuyor hatta maddi imkânları daha iyi olanlar o dilin konuşulduğu ülkeye giderek dil eğitimi alıyor. Ancak yabancı dil öğrenme konusunda bu derece azimli olan insanlar aynı hassasiyeti kendi dilleri konusunda göstermiyorlar. Şimdiye kadar hiç duymadım Türkçesinin yetersizliğinin farkında olup da bu yetersizliği gidermeye çalışanını. Sanırım bu durum insanımıza dil bilincinin verilmemesinden kaynaklanıyor. Malzemesi dil olan edebiyatçıların bu bilinci kendilerinin kazanması da beklenebilir ama günümüz edebiyat dünyasındaki yozlaşma bu bilincin kazanılması önünde büyük bir engel olarak varlığını sürdürüyor.

Bu yozlaşma karşısında sık başvurduğum bir alıntı var: “Türkçe bilenin işi rast gider.” Ancak günümüz edebiyat ortamında yazılan eserleri okudukça bu sözü yalanlama yarışına girişildiği hissine kapılmıyor da değilim. Kötü Türkçenin “postmodern başarı”, yazım kurallarına uyulmamasının “dilde devrim” olarak nitelendirildiği bir yazın ortamında dilin önemini vurgulayarak adeta Don Kişotluk yapıyor gibiyim.

C.T: Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.

K.E: Ben teşekkür ederim.

admin

Cüneyt Tanyeri

Benzer Konular

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.