İsmet Çallıbay’la Öykü ve Roman Üzerine

/ 25 Aralık 2018 / 91 kez okunmuştur / yorumsuz

80 yaşında omasına aldırmadan üretime devam eden emekli öğretmen İsmet Çallıbay’la roman ve öykü üzerinen keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

İsmet Çallıbay’la Öykü ve Roman Üzerine

C.T: Hocam, otuz iki kitabınız var. Yazmaya nasıl başladınız? İlk romanınız hangisi?

İ.Ç:  İlk kez, “Bir kere ben de denesem ne çıkar?” diye başladım yazmaya. 1958 yılında On Kasım Anma Töreni’nin heyecanını yazmıştım. O andaki coşkuları, öğrencilerin yüzlerindeki görüntüleri, öğretmenlerimizdeki dik duruşları… Beş sayfalık bu yazıyı müdür yardımcımıza sunmuştum sıcağı sıcağına. Ertesi gün Türkçe dersindeydik, öğretmenim: “Bu yazıyı derhal götür, duvar gazetesinde görmek istiyorum, ihmal etmek yok,” dedi. Dersten çıkar çıkmaz ilk işim yazımı gazeteye asmak (iliştirmek) oldu. Yıllar sonra o günleri her düşündüğümde içimde bir burukluk duyumsarım…

Aradan on yıl geçmişti. Hava eksi yirmi derece, kar tüm köy yollarını kesmiş, araçlar çalışmıyor. Nöbetçilerden başka kimse yok çevrede. Öylesine dalmışım ki,  Üsteğmen Oktar Demir, yanı başıma gelmiş de haberim yok. “Ne yapıyorsun, kapıda mı kaldın? Yaslanmışsın da üstelik, üşüyeceksin evladım.” deyince sıçradım birden.

“Yazıyorum.” dedim başka söyleyecek bir şey bulamadığım için

“Ne yazıyorsun?”

“Aklıma  ne  düştüyse.”

“Kafayı mı yedin evladım sen? Gir koğuşuna, herkes gibi ısın sen de üşüteceksin, ne yazacaksan koğuşunda yaz. Ama bak yazdığını okuyacağım, beğenmezsem kafanı kırarım.”

Komutan’ım yazdığımı görmedi, okuyamadı ama ben onun hayatını “Cennet” adlı kitabımda dillendirdim yıllar sonra.

O anda komutanıma “yazıyorum” dediğimde -ben hep söylerim ya, “İlk göz ağrım Hurda’dır” diye- işte o ilk göz ağrımı yazıyordum. Dondurucu soğuğa karşı koyan parmaklarım ve kurşun kalemimle. O günden sonra hâlâ yazıyorum. Yazmazsam uyuyamıyorum.

Sekiz yıldır yazdığım kitaplarımda, doğruyu bulmak için uğraşıyorum. Son günlerde kitap basımı konusunda tekelleşen ülkemde herhalde bir yayınevi “Bize de yaz!” der, diye düşünüyorum.

C.T: Bu kitapları yayınevlerine ücreti karşılığında mı bastırıyorsunuz, yoksa telif alıyor musunuz?

İ.Ç: Benim kitaplarım finansör aracılığı ile basılıyor. Otuz iki kitabın hiçbiri için hiç para ödemediğim gibi kazanmayı da düşünmedim. Sponsorum dağıtıyor bu kitapları, bana da yüz kadar gönderiyor. Ben de onları çevremde okurlara hediye ediyorum. Okumayana kitap vermem. Kitaplığına koyup da kitabımı hatıra olsun diye bulundurana vermiyorum. “Sana vermiyorum, sen okumuyorsun!” dediğimde en yakın arkadaşlarım bile bana kırılmazlar.

C.T: Türkiye’de Roman ve öykücülükte neredeyiz? Sizce roman ve öykü şiirin ardında mı kaldı?

İ. Ç: Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var ya, bazısı sulandırır ayran yapar. Bazısı tuzlu doğrama yapar bol sulu. Kimisi pekmez kimisi de zeytinyağı döker de yer.

Eline kalem alan, “Yazıyorum,” diyor da nasıl, neden yazıyor? Kendisi de işin ayırdında değil. Hâlâ seksen yıl öncesinin romancıları ve öykücüleri ile övünüyoruz. Bugünkü düzen zorluyor belki de yazarlarımızı. Yayınevlerinin düşünceleri ve düşleri hep aynı: Parayı ver! Hangi yayınevine gidersen senin kitabını basıyorlar hem de binlerce. Paran yoksa “Bizim formatlarımıza uymuyor.”  diyorlar, üzgün bir halde dönüyorsun kapıdan. Yani parayı veren düdüğü çalıyor.

Roman ve öykü şiirin ardında değil. Belki de günümüz şiirinden daha nitelikli diyebilirim. Çünkü ortadan kırılmış bir cümleyi face’de yayınladın mı şair oluyorsun. Roman ve öykü öyle mi ya? Konun olacak, betimlemeler yapacaksın, diyaloglar kuracaksın, öykü tekniklerini kullanacaksın…

C.T: Ülkemizde kitap okunmuyor mu?

İ.Ç: Okuma alışkanlığı kırk yaşından sonra verilmez. Taze ve işlenmemiş beyinler, başka şeylerle uğraşırken ülkenin sorunları umurlarında değil. Bin, iki bin, hatta beş bin liraya telefon alınıyor çocuklarımıza ama iş kitaba gelince önce parasını soruyor anne-baba. Beş lira, on lira… “Sonra okusun,” diyor, “Önce okulunu bitirsin. Şimdi roman ya da öykü okumanın sırası mı?”

Sorunların iç içelik taşıdığını düşünüyorum. Kapitalizmin sanal ortamlarda insana sunduğu zengin görsellik; devinim, renklilik, enerji, heyecan, şaşırtıcılık vb. faktörler, okuru basılı kağıttan uzaklaştırdı. Üstelik bir de kur farkı, KDV oranlarının arttırılması gibi etkenler okumayı yok etme aşamasına getirdi.

C. T: Hocam siz Avrupa’yı dolaştınız. Oralarda halk okuyor mu yoksa aynı sorunlar var mı?

İ.Ç: Avrupa’da hangi ülkeye gidersen git her vatandaşın çantasında mutlaka okunacak bir kitabı var. Ne zaman boş kaldı, evinde, sokakta, metroda, otobüste… kitabını açar okur. Beş dakikası boşa gitmesin ister. Genci, ihtiyarı böyledir. Doksanındaki Helga, seksenindeki Suzina ve on iki yaşındaki Devit… Kitapsız sokağa çıkmazlar.

Belediyeler günlük en az dört gazete veya dergi bastırırlar matbaalara. Parası belediyeye ait olan bu gazeteler ücretsizdir, okumayı teşvik bir nevi. Sabah işine giden her vatandaş, okuluna giden her öğrenci, metroya, otobüse, trene, kısacası toplu taşıma araçlarının duraklarındaki raflara yerleştirilmiş gazete, dergi ve kitapları ücretsiz alıp okur. Nasılsa parasız alıyorum, diye yırtıp atmaz. İşi bitince okumayan birine verir. Belediyelerin asli görevidir okumayı teşvik etmek… Bu uygulama bizde de olamaz mı?  Olur da olmuyor işte.

Gİnsanlarımızın okumaması alışkanlık değil, adam sendecilik…  Bir kentte hâlâ yürürken sokaklara tükürülüyor, tüttürülen sigaranın izmariti rasgele fırlatılıp atılıyorsa, tuvaletlerimize “Sifonu çekin!” yazılıyorsa  kime ne anlatacaksın ki?

C.T: Hocam son sözleriniz…

İ.Ç: Gülüyorum ağlanacak halimize, diyorum.

C.T: Teşekkür ederim hocam bu güzel söyleşi için.

İ.Ç: Bana bu fırsatı verdiğin, içimdekileri gün yüzüne çıkarmamı sağladığın için binlerce teşekkürler…

admin

Cüneyt Tanyeri

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.