İskarpin Çocukları

/ 19 Kasım 2018 / 31 okunma / yorumsuz

Barış ERDOĞAN

Mağazalarda kibrit çöpü inceliğindeki gençlerin, “Kaç beden giyiyorsunuz?” sorusuna cevap vermekten kaçındığım çok olmuştur. Belki de “battal” sözcüğünün içine on sekiz bin alemi sığdırdığımdan, “XL”ı gönül rahatlığıyla çıkaramadığımdan. Hele ki “battal”ın onlarca anlamını zihninde dolaştırıveren birisi için bu tam bir kargaşa, çıkmaz sokak. Bakın “battal” için TDK ne demiş:

Battal    Ar. (baddal): 1. En ve boyca alışılmış olandan büyük. 2. mec. İşe yaramaz, kullanılmaz: “Orada sahile çekilmiş bir battal balıkçı kayığı yan yatmış. (R. H. Karay)

Çörçöp, tahıl içinde bulunan yabancı bitki tohumları

İşsiz güçsüz: Bu adam battal gezmeyi itiyat edinmiş.

Değnekle oynanan bir çocuk oyunu

Viran, terk edilmiş

Araplarda gülmece yaratanlara verilen ad. 2. Âşık anlamında kullanılır.

Sözcük gerçekten adına yakışır anlamlar taşıyor: “battal beden.” Şu “beden”e dokunmaya ne dersiniz? “Badan” sözcüğünü Arapların dilinden alıp incelte incelte “battal”lıktan kurtarıp “beden”e kadar düşürebilmişiz. Beden yerine kalkıp “gövde”yi de kullanamazsın. İkisi de dilimizin tadı.

Sırtıma bir de mavi desenli “gömlek” geçirdim mi değme keyfime! Aç cümle sözlükleri “gömlek”in ecdadını ara. Bin yıllık maziye demir attım, karşıma “könlek” çıktı. Elbette “n” sesinin genizden söylenmiş (nazal n) haliyle. Sözcüğünün kökünün “kön/gön” olduğunu hissedin, bedeninize oturuver o gömlek. Araya bir fıkra sıkıştırayım: Hırsıza demişler: “Utanmıyor musun elin gömleğini giyerken?” Hırsız, boynunu bükmüş:”O da düğmesiz gömlek giymesin.” demiş. Gömleğinizi düğmeleyin arkadaşlar.

Siz gömlek fıkrasında tebessüm ederken ben ayağıma geçirdiğim “pabuç”un siyah ya da kahverengisini arama sevdasına çoktan çıkmıştım. Rengarenk pabuçlar, iskarpinler, ayakkabılar…

Ortaokulu bitirip liseye başlayacağım günlerdi. Babam, “Sana bir iskarpin alma zamanı geldi.” demişti. İlk kez duymuyordum ancak nasıl bir ayakkabı türüdür bu “iskarpin”, doğrusu heyecanlanmıştım. Gel zaman git zaman dil üstüne araştırma yaptıkça sözcüklerin kökenlerini de araştırmaya başladım. İnsan ruhunu okuduğu sözcüğü gönülden kullanır. Bunlardan birisi de, “iskarpin”di. İtalyanca “skarpin”den (skarpin + sabo – hafif tahta ayakkabı) geçiş yaptığını öğrendim.

Yaz kış insanın ayağında neler olur: ayakkabı, bot, çizme, spor ayakkabı, sandalet, çarık, mes, terlik, yemeni, kundura, rugan, postal, başmak, cimcime (üstü çok açık terlik ya da tabanı paçavradan ve koncu çorap gibi ip ile örülerek yapılan bir çeşit ayakkabı), çapilya (altı kösele, üstü meşinden yapılmış yumuşak ayakkabı), çedik (mesh üzerine giyilen sarı pabuç), nalın, potin, tomak, topuklu (Sadece topuklu çeşitlerine girsem şaşırırsınız: kedi, lita, makara, mantar, dolgu,kama, apartman, pompa, platform…) vs

Yahya Kemal’in şiirinde geçen “pabuç” sözcüğüne kırk yıl önce Farsça sözlükte rastladığım zaman, “Sen de mi Farsçaydın?” deyivermiştim. Evet, Farsçaymış. Ayak anlamına gelen “pa” aslında “pay” (payitaht sözcüğünü anımsayın) ile “örtmek” anlamına gelen “buş/puş” dilimizde bir zaman sonra karı-koca olurlar, bugünkü “pabuç” olur.

Ağzımıza çarşamba günleri neden pabuç çarpılırdı konusuna girsem “Şamanist misiniz?” diyeceklerinden kuşkum yok.

Siz aldırmayın, ayağınızı sıcak tutun.

 

Şu “iskarpin” kuyusuna dalmakta yarar var:

Özdeyişlere düşkünlüğümü iki adama borçluyum:

  1. Cenap Şahabettin
  2. Rochefoucauld

“Nezaket, ister iskarpin giysin ister çarık, bastığı yeri çamurlamaz.” diyen Cenap’ı selamlıyorum.

.

“Sene 1140” şiirinde

“Nev-bahâr-ı vuslatun bassun deyu ilk ayına

Bûseden pâbûş giydirdim o nermin payına”

diyen Yahya Kemal’le sarhoş oluyorum.

.

“Kundurası vurmadığı zamanlarda”

diyen Orhan Veli’ye eşlik ediyorum.

.

Fatih-Harbiye’nin bir yerinde

“…rugan iskarpini ve filizî mantosu dikkat çeker.”

sözleri döken Peyami Safa’yı beni Sahaflar’a götürdüğü için saygıyla anıyorum.

.

“Cigaramı yaktım. Karşımda lapa lapa kar yağıyor. Birdenbire bir sevinç kuvvetli bir sevinç hissi kaplıyor beni. Nereden geldi bu sevinç bilmem? Sıkıntımın içinde nasıl belirdi? Sıkı bir iskarpin içinde yumu¬şak, mini mini latif bir kadın ayağına benzer, bu sevinci ne etmeli?” diyen Sait Faik’i döne döne okuyorum.

.

“Kunduracıdan ayakkabı beklediğimiz gibi şairden de şiir bekleyelim. Nasıl ki kunduracı hem iskarpin, hem terlik, hem potin, hem çizme yaparsa, şair de gününe ve koşullarına göre ıstırap şiiri, aşk şiiri, isyan şiiri, ölüm şiiri, kurtuluş şiiri yazar. Bütün sorun, sanatçının yaratma gücüne karışmamaktır.” diyen, sanat ile zanaat sahibi olanları karşılaştıran Cahit Sıtkı’yı saygıyla anıyorum.

.

“Hacı, ayağından yemenisini çıkardı, arabadan uzattı.” diyen M. Ş. Esendal beni buradan Otlakçı’ya götürüyor.

.

Saman Sarısı’nda, Vera’ya,

“bulvarlar karlı

seninkiler yok ayak izleri arasında

botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım”

diye hitap eden Nazım’ı aşkla anıyorum.

 

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.