Herodot Ruhlu İnsanlar / Barış Erdoğan

/ 24 Ağustos 2018 / 230 okunma / yorumsuz

Barış Erdoğan
Barış ERDOĞAN

“siz galiba izmirlisiniz, hiç eğilmez misiniz” (b.e.)

Her­kes Aşık Vey­sel’le, Cemil Meriç’le kör olur­ken ben nasıl oldu da ço­cuk­lu­ğu­mun İzmir’inde gök­yü­zü­nün ma­vi­li­ği­ni, ça­yır­la­rın ye­şil­li­ği­ni, sütün ak­lı­ğı­nı, hüz­nün ka­ra­lı­ğı­nı gör­düm? Eric Clap­ton ve Phil Col­lins duy­maz­ken ben nasıl oldu da Kör­fez’de dal­ga­la­rın se­siy­le sar­hoş oldum? Ben as­lın­da asır­lar­dır sağır ve dil­siz ol­ma­lıy­dım, Di­van-ı Hü­ma­yun’da kapı nö­bet­çi­si ol­ma­lıy­dım. Belki bir okula gidip usul-ı imla, mü­kâ­le­me, hesap, va­zi­fe ders­le­riy­le dün­ya­yı al­gı­la­ma­ya ça­lış­ma­lıy­dım. El­le­rim, ayak­la­rım, par­mak­la­rım ne güne du­ru­yor­du? “Güzel olan sev­gi­li değil, sev­gi­li olan gü­zel­dir.” diyen Tols­toy’u daha bir güzel onay­la­ma­lıy­dım. İzmir benim ço­cuk­lu­ğu­mu kör etti, İstan­bul genç­li­ği­mi açtı.

Her kör­lü­ğün bir ne­de­ni var­dır, her sa­ğır­lı­ğın, her dil­siz­li­ğin… Ga­ze­te­ci Arda Uskan, mü­zis­yen Fik­ret Kı­zı­lok el ele ve­rir­ler, gönül gö­züy­le gören Aşık Vey­sel’in kö­yü­nün yo­lu­nu tu­tar­lar. Bu­ra­ya kadar güzel. Son­ra­sı acık­lı mı acık­lı… Vey­sel, el­le­ri­ni avuç­la­rı­na alan Uskan’a an­la­tı­yor: “Tek gözüm zaten gör­mü­yor­du. ‘Kır­lan­gıç Uşağı’ diye sey­yar dok­tor­lar vardı. Onlar göz açar­lar­dı, göz dok­to­ruy­du­lar. Babam rah­met­li, gös­ter­di, bak­tı­lar. ‘Sağ gözü ışık gö­rü­yor, üze­rin­de­ki per­de­yi alır­sak açı­lır. Ak­dağ­ma­de­ni’ne getir, orada te­da­vi ede­lim’ de­di­ler. Onlar git­ti­ler, bizde bir se­vinç fakat fa­kir­lik var. Babam para bu­la­cak da gö­tü­recek, aç­tı­ra­cak! O arada ökü­zün önün­den saman iri­si­ni, to­zu­nu, top­ra­ğı­nı te­miz­le­mek için ahıra gir­dik. Öküz bağ­lıy­dı. Hay­van ka­fa­sı­nı böy­le­si­ne sal­la­yın­ca boy­nu­zu­nu tam gö­zü­mün üs­tü­ne vurdu. Sağ gözüm de aktı gitti. O ışık da kay­bol­du.” Hi­kâ­ye­nin de­va­mı­nı is­te­me­yin, gö­zü­nüz­den olur­su­nuz.

Okur İzmir üs­tü­ne giriş tak­si­mi yap­tı­ğı­mı henüz an­la­ma­mış­tır, bir ara tak­sim daha yap­sam iyi olur: Nermi Uygur’un Gü­neş­le’sine kırk yıl sonra dö­nü­yo­rum, sanki hiç oku­ma­mı­şım, al­tı­nı çiz­di­ğim cümle sa­yı­sı –ki­ta­ba kı­ya­ma­dıy­sam bil­mem- onu geç­mez. Şimdi her cüm­le­sin­de derin derin dü­şü­nü­yor, bilgi ve görgü am­ba­rı­mı dol­dur­ma­ya ça­lı­şı­yo­rum. Bir yan­dan Esin­ti der­gi­si için ha­zır­lık ya­pı­yo­rum bir yan­dan Gü­neş­le’yi tü­ket­me(me)ye ça­lı­şı­yo­rum. Tam 190’ıncı say­fa­ya ge­li­yo­rum, hah di­yo­rum, bu konu il­ginç mi il­ginç. Nasıl mı, yer ad­la­rı­nın hi­kâ­ye­si üs­tü­ne kılıç sal­la­dı­ğı bir pa­rag­raf. Ma­dem­ki İzmir üs­tü­ne bir des­tan çı­ğı­ra­ca­ğım, ko­nu­ya bu­ra­dan gir­me­li­yim: “Çoğu Alman yer ad­la­rı ad­lan­dır­dık­la­rı yerin ba­şö­zel­li­ği­ni yan­sı­ta­cak bi­çim­de, nes­nel bir kay­gıy­la ku­rul­muş­lar sanki. Liman kent­le­ri­nin hafen’lı bir adı var­dır; köp­rü­lü yer­le­re brück ek­le­nir, tar­la­lar feld’le be­lir­ti­lir, ka­ya­lık­lar fels’le…” Karşı say­fa­ya ge­çi­yo­rum: “Manş’ı ge­çin­ce de­ği­şi­yor pek çok şey…. Gerçi İngi­liz ada­la­rın­da da bury’ler, shire’lar, ford’lar, field’ler, port’lar kimi önek kimi de sonek ola­rak dal­bu­dak sal­mış.”

Şimdi ben bu tatlı an­la­tı­mı İzmir üs­tü­ne nasıl yık­ma­lı­yım ki okur nefes al­ma­sın, ya­şa­dı­ğı­nı bir anlık unut­sun. Hele İzmir­li­le­rin fe­le­ği­ni şa­şır­sın. Bilgi yan­lı­şı yap­tı­ğı­mı san­sın­lar, “Olur mu efen­dim, ko­nuy­la ne ala­ka­sı var?” de­sin­ler. Bu ya­zı­nın bir de­ne­me ol­du­ğu­nu unu­tan­lar derse desin, ben tam beş bin yıl­dır İzmir’de ya­şa­yan bir fa­ni­yim. İzmir’se 8500. Ço­cuk­lu­ğum çok uzun sürdü. Zaman ola­rak biraz ya­kı­na so­ku­la­yım. Bir yol Ka­di­fe­ka­le’ye çıkıp ine­yim. An­la­ta­cak­la­rım ar­ke­olog Serap Şahin’den. Kimse cahil kal­ma­sın: “İzmir, ozan Ho­me­ros’un ilham pe­ri­si, Ma­ke­don­ya Kralı Phi­lip’in oğlu, İsken­der’in ise rü­ya­sı­dır. Ef­sa­ne­ye göre, Büyük İsken­der, Pagos Dağı, yani bu­gün­kü Ka­di­fe­ka­le etek­le­rin­de av­lan­ma­ya git­ti­ğin­de bir ağaç al­tın­da uyu­ya­ka­lır. Rü­ya­sın­da kar­şı­sı­na çıkan Ne­me­sis adlı tan­rı­ça­lar ona, rü­ya­yı gör­dü­ğü yerde Smyr­na ken­ti­ni tek­rar kur­ma­sı­nı em­re­der.” Hele bir de tıl­sım efsun üs­tü­ne yaz­sam iyice bo­ca­lar­sı­nız. Bir gün bir yerde Kay­de­fa adına rast­lasa­nız bu İsken­der yü­zün­den çok çek­ti­ği­ni, Ka­di­fe­ka­le’yi, kızı Ur­li­ce için de Urla ka­le­si­ni yap­tır­dı­ğı­nı okur­su­nuz. Ka­di­fe­ka­le ta­raf­la­rın­da dik­ti­ği in­ci­rin al­tın­da otur­ma­dım, da­lın­dan bir bıçak sap­lık ko­par­ma­dım, mey­ve­si ko­ruk­tu ye­me­dim. Ev­li­ya Çe­le­bi’m benim ya­pa­ma­dık­la­rı­mı yapan Hasan Efen­di adlı bir adam­dan söz eder de –in­ci­re zarar ver­di­ği için- evi bu­ca­ğı kal­ma­dı­ğı­nı iç çe­ke­rek an­la­tır.

Beni ev­lat­lık edi­nen İngi­liz aile ço­cuk­lu­ğu­mu Al­san­cak Garı’na bı­rak­tı­ğın­da tarih 1890’ları gös­te­ri­yor­du. Sözde Aydın’a gi­de­cek­tim, di­lim­de, “al­san­cak garı’na dev­ril­di­ler / gece garın saati bela çi­çe­ği / hiç­bir şeyin far­kın­da de­ğil­di­ler / kal­leş bir tit­re­me aldı er­ke­ği / el­le­ri yır­tıl­mış­tı ke­lep­çe­liy­di­ler / çan­ta­sı­nı ka­rı­sı ta­şı­yor­du” di­ze­le­ri do­laş­sa da gözüm “Cast by Jonh War­ner Song”a ta­kı­lıp kal­mış­tı. Ya­zı­lı lev­ha­ya uzun uzun bak­tı­ğım­dan mıdır nedir, beni iz­ler­ken treni ka­çı­ran Kse­nop­ha­nes, Ho­me­ros, Anak­sa­go­ras, son­ra­dan kim ol­du­ğu­nu öğ­ren­di­ğim He­rak­lit de vardı. Kse­nop­ha­nes rü­ya­ya dal­dı­ğı­mı an­la­mış ki, te­pem­de nutuk çe­ki­yor­du: “Ölüm­lü­ler sa­nı­yor­lar ki tan­rı­lar da ken­di­le­ri gibi doğ­muş­lar­dır, ken­di­le­ri gibi gi­yi­nir­ler, ken­di­le­ri­nin bi­çi­min­de­dir­ler. Ni­te­kim Ha­beş­ler tan­rı­la­rı­nı ken­di­le­ri gibi kara ve yassı bu­run­lu; Trak­ya­lı­lar sa­rı­şın ve mavi gözlü diye dü­şü­nür­ler. Böyle olun­ca, at­la­rın, as­lan­la­rın el­le­ri olup da resim ya­pa­bil­se­ler­di, atlar tan­rı­la­rı­nı at gibi, as­lan­lar da aslan gibi çi­ze­cek­ler­di. Oysa tan­rı­lar ne aslan bi­çi­min­de­dir­ler, ne zen­ci­ler gi­bi­dir­ler, ne de Yunan hey­kel­le­rin­de ol­du­ğu gibi insan kı­lı­ğın­da­dır­lar.” (Emre Sarı’ya bu­ra­da bir te­şek­kür bı­ra­kı­yo­rum.)

Uyan­dı­ğım­da hâlâ Punta’da tren bek­li­yo­rum. Du­da­ğım­da “izmir çat­la­mış aşk­tır kabuk kabuk / can içre al­san­cak’tır, gönül üzre al san­cak­tır dal­ga­la­nan / nazlı ge­li­nim, koy­num­da” di­ze­le­ri… Kulak ka­bar­tan iki yolcu dönüp baktı: “Ben Bilge Umar, ar­ka­da­şım Bü­lent Mo­ra­lı.” El­le­ri­ni uzat­tı­lar, Al­san­cak’ın eski adı­nın Punta ol­du­ğu­nu ner­den bil­di­ği­mi sor­du­lar. Göğ­süm­de­ki “aşk pun­ta­sı”nı gös­te­rin­ce gül­dü­ler. Tre­nim kalk­mak üze­rey­di, ata­la­rı Os­man­lı pa­di­şa­hı gör­müş Alex Bal­taz­zi ka­tıl­dı ara­mı­za, der­ken şair Namık Ku­yum­cu sökün etti uzak­lar­dan.

“Bu­ra­sı ön­ce­le­ri benim ye­rim­di, evim­di, yur­dum­du. Her adım­da bir ta­nı­dık yüz bu­lur­dum. Üzün­tü­le­ri­mi bu kal­dı­rım­lar üze­ri­ne döker, umut­la­rı­ma bu­ra­da gü­ler­dim. Şimdi hani o eski can­lı­lık, hani o eski coşku, umut? Hani o eski tanış yüz­ler?” diyen sa­nat­çı­mı­zın umut­suz­lu­ğu­nu ta­kın­mı­yo­rum. İşte “Ke­di­si Gece” olan Vey­sel Çolak, bu so­ru­mu “Bir Kente Ner­den Gi­ri­lir”le ce­vap­la­mış. Var­dım ki Hal­ka­pı­nar’da şiir dokur. İşte Ahmet Gün­baş, “Ege’de Mavi Düş­ler”e ça­ğı­rı­yor beni, okura “Islık Borcu”nu ödü­yor. “Soğuk Yara”sını sar­dı­ğım Tuğ­rul Kes­kin, “Kanda’har”dan girip “Zifir”den çı­kı­yor. Dize dize ak­tı­ğım Fatma Aras, Metin Soy­de­ve­li şiire bu­lan­mış­lar Bal­çık Havi’de (Bal­ço­va), Kar­şı­ya­ka’da her yerde çiçek çiçek açı­yor­lar. Saat Ku­le­si’nin al­tın­da say­fa­lan­mış güzel adlar, yürek şa­ir­ler: Cem Sey­hun Ünbay, Cahit Aşı­koğ­lu.

İzmir gü­zel­le­riy­le ün­lü­dür sö­zü­nü çok­tan unut­tuk, şa­ir­le­riy­le yıl­dız­laş­tı. Otu­run di­yo­rum dost­la­ra, Kor­don’da sofra açı­yo­rum. Ma­sa­nın bi­rin­de ziya ra­kı­sı, hayat, ci­han­be­ğen­di, zey­bek ne bi­le­yim çeşit çeşit. Kal­kın Ka­di­fe­ka­le’ye diyor Şadan Gö­ko­va­lı. Ço­cuk­su gü­lü­şüy­le Halim Ya­zı­cı, güneş yüzlü tan­rı­ça Hülya Soy­şe­ker­ci şiir şiir akı­yor­lar da­ve­te. Ye­şil­lik­ler Pho­ka­ia’dan (Foça), ki­raz­lar Keles’ten (Kiraz).

Bulut saçlı Hi­da­yet Ka­ra­kuş’u ne­re­de gör­sem bir sa­nat­çı­mı­zın söz­le­ri­ni anım­sa­rım: “Ne kadar doğru, ne kadar derin olur­sa olsun, bir fikir er geç eskir. Vol­ta­ire’in de Di­de­rot’nun da, bugün gene okun­ma­la­rı, dü­şün­dük­le­ri­nin doğ­ru­lu­ğun­dan, de­rin­li­ğin­den değil, söy­le­yiş­le­ri­nin gü­zel­li­ğin­den­dir. Her say­fa­da insan: ‘Bil­di­ği­miz bir şey; ama ne hoş söy­len­miş!’ der.” Ka­ra­kuş hoş söy­ler, da­mak­ta dil tadı bı­ra­ka­rak.

Ey şi­irin ya­ra­maz ço­cu­ğu Hü­se­yin Peker! Sen Smyr­na’sın (İzmir’sin), Smyr­na sen. Biraz Ep­he­sos, biraz Per­ga­mon, biraz Sar­des, az Phi­la­delp­hia. Her kal­dı­rım­da şiir okur­ken sana rast­la­dım. Şimdi o kal­dı­rım­lar­da dost­la­rı­nı bu­la­bi­li­yor­san bul şimdi. Şiir böy­le­dir, kıl­cal da­mar­la­rı da­ğı­lır gider kendi top­ra­ğı­na. “Beni Oyuna Kal­dır” için, “Küçük bir ço­cuk­ken dünya benim için bu­ra­sı de­mek­ti. Bi­rik­tir­di­ğim para elim­de, bu­ra­da­ki ki­tap­çı­la­ra ko­şar­dım. Hani ne­re­de onlar? Ben, hep bu kal­dı­rım­lar üze­rin­de, bu dük­kân­lar arasın­da, bu so­ka­ğın ha­va­sı için­de bü­yü­me­miş miy­dim? Bu kal­dı­rım­lar üze­rin­de bütün düş­le­ri­mi do­laş­tır­ma­mış mıy­dım? Onlar, bütün di­lek­le­rim bu cadde üze­rin­de­ki ya­şam­da top­lan­mı­yor muydu?” di­ye­ce­ğim de sözün sa­hi­bi ve “Afili Kül­han”lar izin ver­mi­yor.

Ey Sadık Kı­rım­lı, ey güzel şair, “Gö­zü­mü kırp­ma­dan Si­murg­na­me’ni oku­dum.” diyen asır­lık çınar! Sen belki de en İzmir­li­sin! “Her şeyde her şey­den bir parça vardır.” diyen Anak­sa­go­ras’la Smyr­na üs­tü­ne ne dil­ler dök­müş­sü­nüz­dür. Der­ler ki At­ti­la İlhan’la Kı­rım­lı, “Işıl­tı­lı bir sakal gibi çe­nem­den sar­kı­yor / Bla­ise Cend­rars’ın kı­vır­cık şi­ir­le­ri / İki ara­sın­da üçün­cü gözüm / Ak­rep­siz yel­ko­va­nı de­lir­miş göm­gök bir saat” di­ze­le­ri­ni Kor­don ta­raf­la­rın­da im­ba­ta ver­di­ler, göz­le­ri­miz­le gör­dük. Ne­ca­ti Cu­ma­lı’yı bi­lir­sin, ona “İzmir´de bir ağaç gör­düm / Adı ka­ra­bi­ber­di / Ya ka­ra­bi­ber tür­kü­sü Al­la­hım / Ne­ca­ti Cu­ma­lı söy­ler­di / Soba bo­ru­su gibi bir sesi vardı / Ka­ra­bi­be­rim, derdi ka­ra­bi­be­rim / Can­dar­ma­lar ge­li­yor kalk gi­de­lim” di­ze­le­ri­ni ada­yan Bedri Rahmi’yi bi­lir­sin, Aydın Şim­şek’i bi­lir­sin, Hü­se­yin Yurt­taş’ı, Dilek Özkan’ı, Atil­la Er’i, Oğuz Tüm­baş’ı, Meh­met De­mir­ka­pı’yı, Şerif Tez­gö­ren­ler’i, Mu­am­mer Can’ı, Kaan Tan­ye­ri’yi, Emel Ka­ya­lı’yı…

Urla sev­da­lı­sı Ne­ca­ti Cu­ma­lı’nın Güler’i ne­re­ler­de derin uy­ku­sun­da? Va­le­ri­us Ca­tul­lus’un Les­bia’sı Roma’da uyu­mak­ta. Ken­dim­le Ko­nuş­ma’da iti­raf et­miş­ti: “Ca­tul­lus’un Les­bia’sı var. Benim‟de Güler’im. Şu var ki ben o şi­ir­le­ri ya­zar­ken Ca­tul­lus’un adını bile duy­ma­mış­tım. Aşkı so­mut­laş­tır­mak is­te­dim, etli ke­mik­li, canlı bir gö­rü­nüm ver­mek için ad tak­tım şi­ir­le­rim­de­ki ka­dı­na.” Ya Urla? “Urla gibi, dört yanı açık şe­hir­le­rin halkı da ak­si­ne, ta ço­cukluk­la­rın­dan baş­la­ya­rak de­niz­le göğün uzak­lar­da bir çizgi ha­lin­de gö­rün­dü­ğü yer­den geçen ge­mi­le­rin, ba­har­da gelip güz baş­la­rın­da dönen yaban ör­dek­le­ri­nin, turna sü­rü­le­ri­nin, yük­sek­ler­de gide gide kay­bo­lan bir bu­lu­tun, ça­ğı­rı­şı­nı duya duya büyür; kuş gibi, bulut gibi her­cai huylu, özgür olur.”

Uyan sev­gi­li Tanju Okan, uyan sev­gi­li Se­fe­ris! Yarın başka kent­le­re yol­cu­yuz.

 

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.