Varlığı Kuşatan Aşk Güzeldir / Ümit Yıldırım

/ 1 Ağustos 2016 / 14 okunma / yorumsuz

Afşar Ti­mu­çin, ilk şiir ki­ta­bı Çöl’le (1968) baş­la­yan aşk ta­sa­rı­mı­nı, on dör­dün­cü şiir ki­ta­bı “Aşk Gü­zel­dir” de doruk nok­ta­sı­na çı­ka­rı­yor. Onun top­lum­cu çiz­gi­de yer alan şiiri, örtük fel­se­fi gö­rü­şüy­le bi­rey­den top­lu­ma yol bulan bir sanat an­la­yı­şı­nın ürü­nü­dür. Şi­ir­le­rin­de onu; in­sa­nı in­san­la/ top­lum­la/ do­ğay­la ça­tı­şan özne ola­rak değil tam ter­si­ne in­sa­nın ken­di­siy­le, in­san­la, do­ğay­la uyum­lu bir yol­cu­luk­ta -gö­rü­ne­nin ar­ka­sın­da­ki “ha­ki­ka­ti” arar­ken- gö­rü­rüz. Aşk, zaman, uzam, ölüm gibi iz­lek­le­ri fel­se­fi bir du­yar­lık­la şi­irin­de iş­le­yen şair, “Aşk Gü­zel­dir” in say­fa­la­rı­na bu kav­ram­la­rın derin ve uzun göl­ge­le­ri­ni dü­şü­rür. Ona göre aşk, diz­gin­le­ne­mez bir aşkın olma hâ­li­ni; sevda, en­gel­len­miş­li­ği; tutku, aşkın itici gü­cü­nü; sevgi, her nes­ne­ye yö­ne­le­bi­len in­sa­nî bir duy­gu­yu imler. Aşkı şi­ir­le­ri­nin mer­ke­zi­ne koyan şair, bu pen­ce­re­den ba­ka­rak ha­ya­ta anlam ver­me­ye ça­lı­şır. Onun anlam bulma se­rü­ve­ni bi­rey­sel ol­mak­la bir­lik­te ev­ren­sel bir ara­yış­tır aynı za­man­da.

“Aşk Gü­zel­dir” Oda­ğın­da Afşar Ti­mu­çin’in Temel İzlek­le­ri

AŞK
“Her zaman ken­din­de bir baş­ka­sı­nı ara
Her zaman baş­ka­sın­da bul ken­di­ni
Gü­ne­şi ilk sen gör­müş­sün gibi
Ye­nil­mez­li­ğin se­vin­ci­ni yaşa”

Aşkı di­ya­lek­tik dü­zen­de bir kül­tür iliş­ki­si ola­rak gören Afşar Ti­mu­çin, aşkı “bir bi­lin­cin bir başka bi­linç­te ken­di­ni ara­ma­sı” ola­rak dü­şü­nür. Ancak bu kar­şı­laş­ma her zaman ben­zer ki­şi­le­rin bir­bi­ri­ni ara­yı­şı bi­çi­min­de ger­çek­leş­mez. Aşkı, biraz da uz­laş­maz ki­şi­lik­le­rin işi ola­rak gören Ti­mu­çin, bir ki­şi­nin ay­kı­rı­da ken­di­ni arı­yor ola­bil­me­si için ken­din­de de ay­kı­rı bir şey­ler ta­şı­yor ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni söy­ler. Kişi belki de “öteki ben”ini arı­yor­dur bir baş­ka­sın­da. Aşkı bulan ki­şi­nin kay­gı­la­ra ka­pıl­ma­dan yap­ma­sı ge­rek­ti­ği şeyi açık­ça söy­ler: “Ona ve­re­bi­le­ce­ğin her şeyi ver/ Ve­re­me­ye­ce­ği şeyi is­te­me”

AŞKIN ZİNDAN­LA­RI
Aşk, ken­di­ni ancak “aş­kın­lık”ta var ede­bil­di­ğin­den ger­çek aşkın en be­lir­gin özel­li­ği ko­şul­suz ol­ma­sı­dır. Aşkın “ama”ları, “fakat”ları, “ancak”ları aşkın ku­yu­la­rı­dır. Sev­gi­li­le­rin ko­nuş­ma­la­rı­na “iye­lik eki” gi­rin­ce aşk çekip gider. Bu du­ru­mu “aşkın aç­ma­zı” ola­rak görür Afşar Ti­mu­çin. Sözde âşık hep uz­laş­ma for­mül­le­ri arama pe­şin­de­dir. Onun ön­ce­le­di­ği top­lum­la uz­laş­mak, ay­kı­rı ol­ma­mak­tır.
“Bir­çok boş­luk ve bir yığın kaygı
Bir­çok tasa ya­rı­na bı­ra­kıl­mış
Ate­şin sön­dü­rül­dü­ğü yerde
Umut kül­den ve du­man­dan”

Aşk bi­rey­sel ol­ma­sı­na bi­rey­sel­dir ama top­lum­sal so­run­lar or­ta­ya ko­ya­bi­len bir bi­rey­sel ya­şan­tı­dır aynı za­man­da. Top­lum­la ara­sın­da bir denge kur­ma­ya ça­lı­şan birey, kimi zaman aş­kı­nı açık et­me­me­ye ça­lı­şır ki aşkın acısı bu­ra­da baş­lar ya da biter. “Bütün kay­gı­la­rın eri­yip git­ti­ği”, “Kor­kuy­la uyu­nan kuş uyku”la­rı­nı te­mi­ze çeken bir yağ­mur bek­ler, kor­ku­la­ra yenik düş­müş gizli sev­da­lar.

Aşkın önün­de­ki ku­yu­lar­dan biri de alış­kan­lık­tır. İki ki­şi­nin bir­bi­ri­ne alış­ma­sı bi­re­yin hiç­li­ğe gö­mü­le­yaz­ma­sı­dır. Alış­kan­lık­lar aşkın ge­ri­li­mi­ni gi­de­rir­ken aşkı da yok eder­ler. Aşkın bir başka ya­nıl­sa­ma­sı da se­ven­le­rin bir el­ma­nın iki ya­rı­sı gibi bir bü­tü­nün par­ça­sı ola­ma­ya­ca­ğı ger­çe­ği­ni bil­me­me­le­ri­dir. Her birey sağ­lık­lı ve has­ta­lık­lı yan­la­rıy­la bi­ri­cik­tir, ben­zer­siz­dir.

Aşkın bir başka ku­yu­su kor­ku­dur. Korku ya­şam­dan çe­ki­len­le­rin sı­ğın­dık­la­rı gü­ven­li li­man­lar­da aşkı, ha­ya­tı ıs­ka­la­ma­la­rı­na neden olur. Oysa acı­dan kor­kup kaç­mak, on­la­rı kur­tar­ma­ya­cak­tır daha büyük acı­lar­la yüz­leş­mek­ten. Ken­di­le­ri­ni kor­ku­dan ko­ru­yan in­san­lar ha­ya­tı ya­şa­ya­maz­lar. Ka­zan­ca­kis’in “Zorba”sıdır sanki ko­nu­şan. İnsanı insan yapan en büyük ya­şan­tı­lar­dan biri olan “acı”dan kor­kup kaç­mak, gü­ven­li li­man­lar­da sak­lan­mak ki­şi­yi kur­ta­ra­maz ger­çek acı­lar­dan. Acı­nın ay­na­la­rın­da ken­di­ni sey­ret­me­yen insan ek­sik­tir. Acı, in­sa­na ya­şa­mın ger­çek yü­zü­nü gös­te­rir. Aşkın haz­zı­nı is­te­yen­ler onun sı­kın­tı­la­rı­na da kat­lan­ma­sı­nı bil­me­li­dir. Ger­çek aşk acısı ses­siz­dir, ancak ken­di­ni sanat yo­luy­la gös­te­rir. Bunun tersi göz bo­ya­ma­dır, sah­te­dir. Acı­nın iki kay­na­ğı var­dır. Bi­rin­ci­si ya­şam­da­ki sü­rek­li akı­şın so­nuç­la­rıy­la il­gi­li olan tra­jik acı, öbürü is­tem­li bir var­lık olan in­sa­nın us-is­tem den­ge­si­ni sağ­la­ya­ma­ma­sın­dan gelen dra­ma­tik acı. Ya­şa­mak parça parça öl­mek­tir, ka­çı­nıl­maz olan­dır bu. İkinci acı kaçıp da kur­tu­la­ma­dı­ğı­mız ye­ter­siz­lik­le­ri­miz­dir. Ya­pa­bi­le­cek­le­ri­miz sı­nır­lı­dır çünkü. Ye­tin­mek bil­ge­li­ğin er­de­mi­dir. Bi­linç sonlu, istek son­suz­dur.

Aşk acısı, ay­rı­lık acı­sı­dır. Halk des­tan­la­rı, Tahir ile Zühre, Far­hat ile Şirin, Leyla ile Mec­nun Tris­tan il İsolde, (Anna Ka­re­nin, Ma­da­me Bo­vary, Creno de Ber­ce­rac) aşkın acı­la­rı­nı an­la­tır. Bu des­tan­lar­da aşkın sı­ra­dan bi­re­yi ola­ğa­nüs­tü­ye çe­vir­di­ği­ni gö­rü­rüz. Afşar Ti­mu­çin, bir şafak vak­ti­ni ön­gö­rür kay­gı­la­rı uzak­la­ra üfü­rür­ken: “Acı­la­rın se­vinç­le­re dö­nüş­tü­ğü/ Kor­ku­nun yenik düş­tü­ğü”, aç­maz­la­rın tü­ken­di­ği, ek­sik­siz bir ya­şa­mın tut­kuy­la do­ku­nan gü­zel­li­ğin­de aşkın son­suz­ca ya­şan­dı­ğı bir dün­ya­yı ar­zu­lar. Afşar Ti­mu­çin’in şi­ir­le­ri­nin temel iz­lek­le­rin­den biri de “açmaz”dır. Ta­ran­ti­no si­ne­ma­sı­nın “Mek­si­ka aç­ma­zı”nı anım­sa­tan bu iki­lem, “aşkın doğal ya­sa­la­rın­dan uzak­la­şıp her şeyi ken­di­mi­ze göre yö­net­me­ye kalk­tı­ğı­mız yerde baş­la­yan bir iflas du­ru­mu” na kar­şı­lık gelir. Çünkü aşk, hesap kal­dır­ma­yan saf bir duy­gu­dur.

Aşkın bir diğer ku­yu­su dö­nü­şüm­dür. Dö­nü­şüm/de­ği­şim, bir şey­le­rin bi­ter­ken başka şey­le­rin baş­la­ma­sı­dır. Dö­nü­şüm, yavaş yavaş ol­du­ğu için fark edil­mez. Oysa her şey de­ği­şi­yor­dur. Hiç kimse aynı ka­la­maz. Dünkü bi­lin­ci­miz­le bu­gün­kü bi­lin­ci­miz aynı de­ğil­dir. Ancak biz bunu gör­mek­te zor­la­nı­rız. “Sonra bir yel mi esti ne oldu/ Bir­den tü­ket­ti bende iki­mi­zi” di­ze­si­nin ger­çek­li­ği bu­ra­da ışıl­dar: Du­ra­ğan hiç­bir şey yok­tur. Her şey de­ği­şir ama her şey ye­rin­dey­miş bir şey de­ğiş­me­miş gibi durur. Bu bir ya­nıl­sa­ma­dır ve aşkın so­nu­dur. Aşk­lar, anı­la­ra dö­nüş­tü­ğün­de aşkın anı­la­rı­nın, her zaman acı ve buruk ol­du­ğu gö­rü­le­cek­tir. Ya­şan­mış­lık­lar­la avun­mak “hiç­leş­me­nin” bir başka yo­lu­dur. Geç­mi­şin kül­le­rin­den bir yan­gın çı­ka­ra­bi­lir­si­niz ancak onda hiç­bir zaman ba­ha­rı ya­şa­ya­maz­sı­nız çünkü aşk, bir kez ya­şa­nan ola­ğa­nüs­tü bir du­rum­dur.

EKSİKSİZ
“Eksik ya­şan­mış za­ma­nı kimse
Dili dönüp de an­la­ta­maz”

Afşar Ti­mu­çin’in şi­ir­le­rin­de “Ek­sik­siz” söz­cü­ğü sık tek­rar eder. Bu durum onun bü­tün­lük­lü bir ya­şa­mın pe­şin­de ol­du­ğu­nu gös­te­rir. “Eksik” söz­cü­ğü “ek­sil­me­yen, ek­sik­siz, ek­sik­li, eksik, ek­sil­mek, ek­si­li­yor, ek­si­len, ek­sik­si­zim, ek­sil­mez” bi­çi­min­de tek­rar edi­lir. Bü­tü­ne gitme fikri Afşar Ti­mu­çin şi­iri­nin temel un­sur­la­rın­dan­dır. Ay­dın­lı­ğın ve umu­dun sim­ge­si “Sabah” ka­ra­ba­sa­nı, kö­tü­lü­ğü sim­ge­le­yen “gece” ile hüz­nün, sim­ge­si “Akşam” onda bir­le­şir. De­niz­le kara par­ça­sı­nın bir­leş­ti­ği sınır çiz­gi­si “Kıyı”, yer­yü­züy­le gök­yü­zü­nün bir­leş­ti­ği “Ufuk” gibi sınır çiz­gi­le­rin­de yaşar. Bu bü­tün­sel­li­ği ara­yan bakış açı­sı­nın iki temel da­ya­na­ğı var­dır. Biri, sa­nat­çı­nın sanat ese­ri­ni ya­rat­ma sü­re­cin­de ço­cuk­luk dö­ne­mi ka­za­nım­la­rın­dan olan sez­gi­le­riy­le ha­re­ket et­me­si, di­ğe­ri ise dün­ya­ya bü­tün­sel bak­ma­yı, par­ça­la­ma­dan bak­ma­yı bilen “çocuk bakış açısı”dır. Bu bü­tün­sel­lik fikri bizi, za­ma­nın “dün, bugün, yarın” bi­çi­min­de değil “şim­diy­le geç­mi­şin iç içe geç­ti­ği, bir­bi­ri­ni bü­tün­le­di­ği” Berg­son­cu bir zaman an­la­yı­şı­na gö­tü­rür. “Neden o anda dav­ran­ma­dım/ Tutku dondu kaldı do­ruk­lar­da” di­ze­le­rin­de gö­rül­dü­ğü gibi arada kalma, ta­ma­ma ere­me­me “eşik­te” kalma du­ru­mu se­zi­lir onun di­ze­le­rin­de. O, bütün bir ha­ya­tı ek­sik­siz ya­şa­mak­tan ya­na­dır.

YAĞ­MUR
“Dam­lar­da şarkı söy­le­yen yağ­mur”un “kor­ku­la­rın, kay­gı­la­rın, tü­ken­miş­li­ğin, yarım kal­mış­lı­ğın, ör­se­len­miş­li­ğin, ha­ra­mi­le­rin” iz­le­ri­ni yı­ka­dı­ğı­nı gö­rü­rüz. Bu yı­ka­nış bir ba­kı­ma arın­mak­tır kir­le­ri­miz­den. “sar­hoş fır­tı­na­lar/ Bek­len­me­dik bir ar­ma­ğan gibi/ Sa­ğar­dı bu­lut­la­rı ken­tin üs­tü­ne” di­ze­le­rin­de fır­tı­na (rüz­gâr), yağ­mur sağan bir ki­şi­ye ben­ze­ti­lir. Yağ­mur neden bir ar­ma­ğan ola­rak gö­rü­lür? Çünkü kent (insan) onun­la arı­na­bi­le­cek­tir. Arın­mak, kur­tul­mak­tır yük­le­ri­miz­den. Daha özel bir söy­le­yiş­le ay­rı­lık­lar bir yağ­mur gibi bizi te­mi­ze çeker. Ona göre bi­rin­den kur­tul­mak ya da bi­ri­ni ken­di­miz­den kur­tar­mak­tır ay­rı­lık (yağ­mur). “Züm­rüt yağ­mur­la­rı ufuk­ta/ Uzak ada­la­ra ses­siz­ce iner­ken/ Bü­yü­yor ço­cuk­la­rın se­vin­ci” di­ze­le­rin­de yağ­mur, ay­dın­lı­ğın ha­ber­ci­si ço­cuk­la­rın ne­şe­si olur.

DÜŞ
“Düş ku­rar­dım gece gün­düz/
Ger­çe­ğin en ya­lı­nı düş­ler­dey­di”

Düş kur­mak, ger­çek­li­ğin ka­ba­lı­ğın­dan kur­tu­lup onun özüne eriş­me­nin yo­lu­dur. Bu dü­şün­ce Ahmet Hâşim’in sanat an­la­yı­şıy­la da ör­tü­şür. Bu dü­şün­ce­de gün­de­lik ya­şa­mın yü­zey­sel ol­du­ğu, gi­dim­li dü­şün­cey­le salt ger­çe­ğe ula­şı­la­ma­ya­ca­ğı­nı “ger­çek”in ancak sez­giy­le an­la­şı­la­bi­le­ce­ği­ni dile ge­ti­ri­yor. Afşar Ti­mu­çin, “doğ­ma­mış gü­neş­ler­den”, “bi­lin­me­dik eşsiz gü­zel­lik­le­ri du­yu­ran” esin­ti­ler­le ren­gâ­renk dün­ya­lar ku­ru­la­ca­ğı­nı müj­de­ler gi­dim­li ol­ma­yan bir dille.

Uzay, (gök­yü­zü, yer­yü­zü) in­sa­na ge­lecek gün­le­rin son­suz gü­zel­li­ği­ni taşır. Gök­yü­zü­nü ve yer­yü­zü­nü ku­şa­tan bu ışık “Umut”tur. Bu ne­den­le in­sa­nın se­vin­ci bit­mez, bu ne­den­le sev­da­lı­dır, kay­gı­lı­dır insan ve bu ne­den­le­dir “içi­mi­zin tü­ken­me­yen sı­cak­lı­ğı” di­ye­rek umuda selam durur. Bir çocuk gibi coş­ku­lu­dur: “Hay­laz­dım umur­sa­maz­dım/ Düş­ler alıp gö­tür­dük­çe beni”, Sabah akşam bek­ler­din/ Yola bakan küçük pen­ce­re­de” de­di­ği aşkı için “Öz­le­di­ğin­de bir düşü öz­ler­sin” der. “Tü­ke­til­miş za­man­lar­da kalan/ Düş­ler ça­ğı­rır bizi” di­ze­le­ri onun geç­miş zaman pe­şin­de ol­du­ğu­nu imler. Cahit Sıtkı Ta­ran­cı’nın eski sev­gi­li­yi uzak­lar­dan ge­ti­ren düşü (Abbas) gibi o da sev­di­ği­ni bir sabah ya­nın­da bu­lu­ve­rir: “Düş bu ya ya­nım­da bul­dum bir­den seni” .

“Düş kur­mak ta­sar­la­mak­tır. Amaç ger­çek­li­ğin ka­ba­sa­ba­lı­ğın­dan kur­tu­lup ger­çek­li­ğin özüne, özgün yüz­le­ri­ne ulaş­mak­tır.” “Düş­le­ri­miz yoksa ger­çek­li­ği­miz de bir ma­sal­dan başka bir şey de­ğil­dir.” diyen Afşar Ti­mu­çin, “Uzay­lı­la­rın en gü­ze­li/ Kazak örü­yor­dur ba­ba­sı­na” di­ye­rek bizi bir düş kur­ma­ya ça­ğı­rır. Çünkü ona göre düşü ol­ma­yan insan, “kor­kunç insan”dır.

MASAL
“Ha­ra­mi­ler vardı o za­man­lar da/
Ca­dı­la­rı yal­nız ma­sal­lar­da bi­lir­din” di­ze­le­ri bize masal dün­ya­sı­nın ka­pı­la­rı­nı açar. Yıl­lar­ca an­la­tı­lan ma­sal­lar­da “piş­man­lı­ğa ben­ze­yen kaygı”nın iz­le­ri var­dır. Çünkü yenik dü­şen­ler, “biz de varız” di­ye­bil­mek için masal dün­ya­sı­na sı­ğı­nır­lar. Tut­ku­nun iz­le­ri­ni “Bir Masal” şi­irin­de bu­lu­ruz: Kişi, aşk yo­lun­da­ki tut­ku­sun­dan vaz­geç­me­me­li “var olma”yı ba­şa­ra­bil­mek için.

Son­suz­luk (var­lık), ölüm (yok­luk), zaman, uzay sar­ma­lın­da iler­le­yen şi­ir­ler, bizi bir masal ger­çek­li­ğiy­le karşı kar­şı­ya ge­ti­rir. Ye­ni­den baş­la­ma­nın bir düş ol­du­ğu bu ge­çek­lik dün­ya­sın­da bizim var­lı­ğı­mız söy­le­ne­ge­len bir ma­sa­la dö­nü­şür.

Afşar Ti­mu­çin’de masal kav­ra­mı önem­li yer tutar. “Gece Gelen Eski Dost” adlı ro­ma­nın­da, “Be­bek­li­ğin­den beri böy­le­sin, ma­sal­sız dünya yok senin için” ve “Aklı olan her kişi her yaşta masal din­ler” tes­pi­tin­de bu­lu­nur. Ona göre kaba bir dün­ya­nın kay­be­den­le­ri­nin bir başka de­yiş­le “ye­nik­le­rin” masal ol­mak­tan başka ça­re­le­ri yok­tur. “Beni unu­tul­muş bir ma­sal­da/ ancak sen an­la­ta­bi­lir­sin bil­me­ye­ne” der­ken ma­sa­lı­nı li­riz­min do­ruk­la­rın­da­ki “Ba­kı­şı­nın ışı­ğın­da yı­ka­sın­lar beni/ Beni saç­la­rı­nın rüz­ga­rı­na göm­sün­ler” di­ze­le­riy­le bi­ti­rir bir dua gibi.

Ye­nik­lik, ya­ban­cı­lık, tü­ken­miş­lik, yal­nız­lık duy­gu­la­rıy­la iler­le­yen şi­ir­ler­de hep bir masal olma öz­le­mi var­dır: “Hiç­bir şey ol­ma­mış gibi gene/ Bir dünya ku­ra­rız iki­miz­den” Bu yeni dünya masal dün­ya­sı­dır ki ka­lı­cı­nın ol­ma­dı­ğı yerde masal dün­ya­sın­da var olma, unu­tul­ma­ma ar­zu­su­dur bu. Ölüm­süz­lü­ğe ben­ze­yen bir son­suz­luk­tur as­lın­da is­te­di­ği. Son­suz­luk, Afşar Ti­mu­çin şi­iri­nin temel iz­lek­le­rin­den bi­ri­dir.

ZAMAN
“Bir izi bile si­le­mez ölüm
Za­ma­nın gö­rün­me­yen ay­na­la­rın­da
Ölmek midir bir gün çekip git­mek
Bir­den bir son­su­za de­ğiş­mek
Dar bir zaman ara­lı­ğın­da
Ay­rı­ca neden ölümü dü­şün­mek
Ölüm­süz­lü­ğü ya­şar­ken senin ya­nın­da”

Bütün za­man­la­rı şim­di­ye da­mı­ta­rak ya­şa­mın özüne var­mak dü­şün­ce­si hâ­kim­dir Afşar Ti­mu­çin’in şi­irin­de. Bu zaman an­la­yı­şı kro­no­lo­jik değil daha çok es­te­tik bir zaman an­la­yı­şı­dır. Bu­ra­da­ki zaman dü­şün­ce­si Berg­son fel­se­fe­siy­le, Tan­pı­nar’ın şiir es­te­ti­ğiy­le bu­lu­şur. Uzay-za­man çer­çe­ve­sin­de dü­zen­siz bir “de­vi­nim”in dü­zen­li bir “ritme” dö­nüş­tü­ğü­nü gö­rü­rüz. “Şim­diy­le geç­mi­şin iç içe geç­ti­ği, bir­bi­ri­ni bü­tün­le­di­ği ve ya­rı­na açıl­dı­ğı” bir şiir do­ku­su­dur söz ko­nu­su olan. Öm­rü­nün mu­ha­se­be­si­ni “aşk” ve “anlam” içe­ri­sin­de de­ğer­len­di­ren Afşar Ti­mu­çin, bir “geç­miş za­ma­nı” şim­di­ki “hâl”le ye­ni­den kurar. Salt geç­miş de­ğil­dir anım­sa­nan, ona bu­gü­nün pen­ce­re­sin­den yük­le­nen an­la­mı var­dır.

“Gece”, “akşam”, “sabah” za­ma­nı be­lir­le­yen söz­cük­ler­dir ancak o kadar çok tek­rar edi­lir ki bu mo­tif­le­rin birer sim­ge­ye dö­nüş­tü­ğü­nü gö­rü­rüz. “Gece” ka­ran­lık, ayaz gibi olum­suz, “sabah”, umut gibi ay­dın­lık kav­ram­la­ra, “akşam” sınır çiz­gi­si­nin (gri böl­ge­nin) var­lı­ğı­na kar­şı­lık gelir. Bu durum dü­şün­ce bo­yu­tun­da da var­dır. “Neden o anda dav­ran­ma­dım/ Tutku dondu kaldı do­ruk­lar­da” di­ze­sin­de gö­rül­dü­ğü gibi arada kalma, ta­ma­ma ere­me­me “eşik­te” kalma du­ru­mu­nu yaşar.

“Za­ma­nın es­ki­me­yen ay­na­la­rın­da” gör­dü­ğü hep bir “kendi üs­tü­ne dönüp duran de­ği­şim”dir:
“Vu­ru­yor do­ğa­nın kır­ba­cı
Taze kan ko­ku­su ölüm tadı
Son­suz bir şö­len­de sü­rü­yor
Sırt­lan­lar­la ça­kal­la­rın dansı”

Za­ma­nın si­le­me­di­ği bir ço­cuk­luk anı­sın­da bulur ya­şa­mın bütün an­la­mı­nı, gü­zel­li­ği­ni. İnsa­nın uzay­da­ki bu “anlam” ve “gü­zel­lik” ara­yı­şı­nın dı­şa­rı­da değil yine ki­şi­nin kendi için­de ba­rın­dır­dı­ğı­nı gö­rü­rüz. “İkide bir kaçıp gi­di­yo­rum/ eski evi­mi­zin bah­çe­si­ne” di­ze­sin­de gö­rül­dü­ğü gibi kişi, ya­şa­mı­nı kendi güzel anı­la­rıy­la an­lam­lan­dı­ra­bi­le­cek­tir eğer dı­şa­rı­ya değil kendi içine bak­ma­yı bi­lir­se.

UZAM
“Ken­din­de neyi arar neyi bulur
Kendi aç­ma­zı­na yenik düşen
Bana şimdi ne kadar uzak­sı­nız
Yıkık evler gök­de­len­ler ve sen”

Ölüm/yaşam iz­le­ği Afşar Ti­mu­çin’in şi­ir­le­rin­de me­kâ­na gö­mü­len ayna mo­ti­fiy­le son­suz­lu­ğu imler. Onun şi­ir­le­rin­de­ki şehir de­ko­ru “Da­ra­cık evler”i, “Dar so­kak­lar”ı, “ışık­sız oda­lar”ıyla sı­kın­tı veren me­kân­lar­dır. “Kal­dı­rım­lar” yine bir kent de­ko­ru ola­rak ya­ban­cı­laş­ma­nın, “Bal­kon” kimi zaman öz­lem­le ba­kı­lan bir gü­ver­te­yi dü­şün­dü­rür­ken çoğu zaman se­rü­ven­siz bir ya­şa­mın “boş­lu­ğu”na kar­şı­lık gelen bir ku­yu­dur. “Eski evin bah­çe­si”nde onu bek­le­yen ço­cuk­luk gün­le­ri­dir. Ta­bi­at gön­der­me­le­rin­den “Dağ­lar” her zaman için aşkın/sı­la­nın önün­de­ki en­gel­le­re kar­şı­lık gelir. “Kıyı”da bir özlem yü­rü­nür ve “Kı­yı­sız de­niz­ler” gibi öte­ki­siz olmak is­te­nir. do­ğa­ya ait un­sur­lar­dan “Gö­ka­da­lar”, “yıl­dız­lar”, “gök­yü­zü” düş dün­ya­sı­na/ide­al­le­re kar­şı­lık gelir. “İğidi çöl­le­ri”, “Büyük Sahra”, “seni se­vi­yo­rum” de­me­yi be­ce­re­me­yen­le­rin sür­gün ye­ri­dir. “Ok­ya­nus­la­rı ma­vi­lik­le­ri öz­ler­ken/ Benim çöle ka­çı­şı­şım nedir sence”, “Açık de­niz­ler­de bu­lu­şa­lım/ Sığ de­niz­ler­de da­ğı­lır ge­mi­miz” di­ze­le­rin­de ol­du­ğu gibi “deniz” has­re­ti­nin ol­du­ğu gö­rü­lür. Çöl olum­suz­lu­ğun, yok­sun­lu­ğun, çi­le­nin; deniz (ma­vi­lik) ar­zu­nun nes­ne­si­dir. Deniz, bizi psi­ko­lo­jik oku­ma­lar­la “anne/anima” im­ge­si­ne gö­tü­rür. Do­ğa­nın iş­le­yi­şi sü­re­ge­len/giden de­vi­ni­mi vur­gu­lar. “Doğa böyle sü­rü­yor ken­di­ni/ Za­ma­nın es­ki­me­yen ay­na­la­rın­da” di­ze­le­rin­de­ki dü­şün­ce başka di­ze­ler­de tek­rar eder:

“Vu­ru­yor do­ğa­nın kır­ba­cı
Taze kan ko­ku­su ölüm tadı
Son­suz bir şö­len­de sü­rü­yor
Sırt­lan­lar­la ça­kal­la­rın dansı”

DİL VE AN­LA­TIM
“Ken­di­ni ağaç­lar­da kuş­lar­da su­lar­da
Görüp ya­kın­dan ta­nı­ma­sı in­sa­nın
Bütün bir dün­ya­yı ken­din­de bul­ma­sı
Senin inan­cın­dır öze­nin­dir bi­li­rim”

Do­ğa­yı canlı görme ya da onun­la bü­tün­leş­me bizi es­te­ti­ğin ein­füh­lung (öz­ne­nin, nes­ne­nin içine iş­le­me­si) kav­ra­mı­na gö­tü­rür ki bu durum bize gi­zem­ci­li­ğin ka­pı­sı­nı da ara­lar. “Ama­cım in­sa­nı araş­tır­mak­tı: in­san­da ken­di­mi ve ken­dim­de in­sa­nı bu­la­bil­mek için şi­irin ola­nak­la­rın­dan so­nu­na kadar ya­rar­lan­ma­ya ça­lış­tım.” diyen Afşar Ti­mu­çin, var­lık­ta­ki özü kav­ra­mak için özel bir dile ge­rek­si­nim duyar, çünkü gün­de­lik dille ancak ger­çek­li­ğin yü­ze­yi­ne do­ku­na­bi­li­riz. Oysa ha­ki­ka­te ancak özel bir dil olan sa­na­tın di­liy­le ula­şa­bi­li­riz.

Sa­na­tın olu­şu­mu ve ya­pı­sı, Nes­nel Ger­çek­çi ve Öznel Ger­çek­çi es­te­tik­çi­ler ta­ra­fın­dan kendi bakış açı­la­rın­dan ele alı­nıp yo­rum­lan­mış­tır. Öz­ney­le nes­ne­nin bir­bi­ri­ne ka­vuş­ma­sı an­la­mı­na gelen “Ein­füh­lung” kav­ra­mı öz­nel­ci es­te­ti­ğin te­me­li­ni oluş­tu­rur. Bu kav­ram, nes­ne­ye ya­kış­tır­dı­ğı­mız “gü­zel­lik” sı­fa­tı­nın ta­ma­men bizim içsel ya­şan­tı­la­rı­mız­la il­gi­li ol­du­ğu­nu be­lir­tir. As­lın­da nes­ne­de (gül, bal­kon) ki­şi­lik yok­tur; biz, ken­di­mi­ze ait duy­gu­la­rı nes­ne­ye yük­le­di­ği­miz için güzel bir çi­çek­ten, yağ­mur­dan bah­set­mek­te­yiz. Bu durum nes­ne­nin içine nüfuz et­mek­tir. Bu­ra­da as­lo­lan nes­ne­nin öz­ne­de­ki gö­rü­nü­şü­dür. Sa­nat­çı, gelip ge­çi­ci bir dünya kar­şı­sın­da­ki iç hu­zur­suz­lu­ğu­nu, on­da­ki ha­ki­ka­te (de­ğiş­me­yen öze) ula­şa­rak yok etmek ister. Es­te­tik sanat, gö­rü­nüş­ler dün­ya­sı­nın ver­di­ği hu­zur­suz­luk­tan ger­çe­ğin ver­di­ği din­gin­li­ğe ulaş­ma ça­ba­sı­dır. En geniş nes­nel­lik­te en yoğun öz­nel­li­ği bul­mak de­mek­tir bu. Nes­ne­nin es­te­tik­leş­me­si öz­ne­nin en he­ye­can­lı bi­çi­miy­le ken­di­ni aş­ma­sıy­la müm­kün­dür. Bu aş­kın­lık hâli, bir nes­ne­de es­te­tik un­sur­lar bul­ma­nın da bir es­te­tik nesne kar­şı­sın­da alıcı ol­ma­nın da tek ko­şu­lu­dur.

“Bu­ra­da böyle kal­say­dım dedim
Son­su­zu duy­say­dım uzun uzun
Sesim kı­yı­da yan­kı­lan­dı
Rüz­gar zak­kum­lar çam­lar kumru
Deniz ve ben hep bir­lik­te
Gel­miş­ten geç­miş­ten ko­nuş­say­dık
Sonra dalıp git­sey­dik şu­ra­cık­ta”

Dü­şün­ce­nin şi­iri­ni ku­rar­ken ey­lem­le­ri ve ey­lem­si­le­ri sıkça kul­la­nır Afşar Ti­mu­çin. Bu yapı onun şi­iri­nin be­lir­le­yi­ci un­su­ru­dur. Eylem ve ey­lem­si Türk di­li­nin temel yapı taşı ol­du­ğu gibi onun şi­iri­nin de be­lir­le­yi­ci un­su­ru­dur. Ey­lem­ler, sa­de­ce “Aşk Gü­zel­dir” şi­irin­de “de­ğiş­se”, “can­la­na­cak”, “dö­nü­şür” eylem; “var­dır”, “ka­dar­dır” ek eylem; “geç­mek” ad-ey­lem, “Kalan nice izler”, “Ol­ma­dık se­vinç­ler” sı­fat-ey­lem, “dönüp git­mek”, “um­du­ğu­muz kadar” zarf-ey­lem bi­çi­min­de sık kul­la­nıl­mış­tır. Ti­mu­çin, bir eylem dili olan Türk­çe­nin bil­ge­si­dir. Şi­iri­nin ça­tı­sı­nı eylem/ey­lem­si­ler­le kurar. Şi­ir­le­rin­de nok­ta­la­ma im­le­ri­ni kul­lan­maz. Bu durum onu ken­di­siy­le söy­le­şen bir bilge adama dö­nüş­tü­rür. Sık tek­rar­lar mo­tif­le­ri, im­ge­le­ri, yer­de­şik iz­lek­le­ri hep bir an­la­mın et­ra­fın­da örün­tü­ler. Aşk Gü­zel­dir’de bü­tün­lük­lü, ek­sik­siz bir şi­irin do­ru­ğu­na ula­şır. Onun hiç­bir akıma, sap­ma­ya yüz ver­me­yen şiiri; halk şi­irin­den, halk hi­kâ­ye­le­rin­den ve hal­kın bil­ge­li­ğin­den yön bulsa da, Ne­ca­ti­gil’in ilk dönem şi­ir­le­rin­den, Dağ­lar­ca’dan el alsa da ken­di­ne özgü iç­ten­lik­li ve içe­rik­li bir şi­ir­dir. Ti­mu­çin, 1960 Top­lum­cu şiir çiz­gi­si­ni slo­ga­na dö­nüş­tür­me­den, an­lam­da ka­pa­lı­lı­ğı alı­şıl­ma­mış bağ­daş­tır­ma­lar­da gören şiir an­la­yı­şı­na düş­me­den ge­le­nek­sel söy­le­yiş­ten kop­ma­yan fel­se­fi du­yar­lık­lı bir şiir da­ma­rı­na sa­hip­tir. Bu şiir, in­sa­nî du­yar­lı­ğın so­nu­cu ola­rak “lirik” ile “hik­met”in el ele yü­rü­dü­ğü bü­tün­lük­lü bir şi­ir­dir. Onun “Benim için öp iki ya­na­ğın­dan/ Ak­lı­na kötü şey­ler ge­tir­me­sin” di­ze­le­rin­de Ne­ca­ti­gil’e, “Gül rengi bir ak­şa­ma dö­nüş­tü” di­ze­si Ahmet Haşim’e, “Ne zaman son­su­zu dü­şün­sek/ İçi­miz­de küs­kün bir Gıl­ga­mış var” di­ze­si Gıl­ga­mış Des­ta­nı’nın ölüm­süz­lük pe­şin­de­ki kah­ra­ma­nı­na, “Li­sa­bet­ta o sak­sı­da ne var/ Fes­le­ğen neyi ör­tü­yor inat­la” di­ze­le­ri Bo­cac­cio’nun öy­kü­sü­ne, “Babil’in bah­çe­le­ri” bel­lek un­su­ru ola­rak bizi masal dün­ya­sı­na gö­tü­rür. Geçip gi­de­nin elin­den tut­mak ve Şimdi’yi ya­şa­mak Afşar Ti­mu­çin şi­iri­nin temel ni­te­lik­le­rin­den­dir. Şimdi ise ancak Bel­lek’le ya­şa­na­bi­lir. Bu, onun “ek­sik­siz” di­ye­bi­le­ce­ği­miz sanat gö­rü­şü­nün bir so­nu­cu­dur.

Ti­mu­çin’in şi­ir­le­rin­de­ki an­la­tım “ben”i vur­gu­lar ancak o, “ben şiiri”ni değil “biz şiiri”ni kur­muş­tur. Ben­zet­me­ler, yi­ne­le­me­ler, ses tek­rar­la­rı, iç ve dış uyak­la­rın oluş­tur­du­ğu ritim duy­gu­su şi­ir­de­ki içe­rik ve biçim uyu­mu­nu oluş­tu­rur. Böy­le­ce ev­ren­de­ki “ka­otik” de­vi­ni­min “uyum­lu” ritme ev­ril­di­ği­ni gö­rü­rüz. “Kimse kim­se­yi bek­le­mez­ken/ Ben kimi bek­le­ye­cek­tim gelir diye”, “Yıl geçer dünya döner gün dev­ri­lir” ,“Tren­ler öyle geçti yıl­lar­ca/ Bir­bi­ri ar­dı­na hiç dur­ma­dan” gibi di­ze­ler­de gö­rül­dü­ğü gibi şi­ir­ler­de hep bir ar­mo­ni var­dır. Bir­çok şiiri bes­te­le­nen Afşar Ti­mu­çin’in şi­ir­le­rin­de içe­ri­ğin bi­çi­mi kur­du­ğu­nu gö­rü­rüz. İnsan-do­ğa-uzay dön­gü­sü için­de mut­lu­lu­ğu ba­rış­çıl bir bü­tün­lük­te gören şair, “AŞK”ı bil­mek­le -onu keş­fet­mek­le- in­sa­nın ancak insan ola­bi­le­ce­ği­ne vurgu yapar. Bu bil­gi­nin kay­na­ğı­nı da “düş”lerde görür. Afşar Ti­mu­çin “Aşk Gü­zel­dir” de düş­le­ri­ni yi­tir­miş­le­ri gözü açık “düş gör­me­ye” davet edi­yor, hem de he­sap­sız­ca, tü­ken­me­yen bir umut­la. Onun aşka ina­nan dev­rim­ci söy­le­mi­nin kö­ke­nin­de ya­rın­la­ra olan umu­du­nu bes­le­yen “ussal ve duy­gu­sal insan”a olan gü­ve­ni var­dır:

“Bun­dan­dır sus­kun du­ru­şu­muz
Kim­se­le­rin uğ­ra­ma­dı­ğı kuy­tu­lar­da
Bun­dan­dır öz­lem­le bek­le­yi­şi­miz
Bazen su­sa­rak bazen se­vi­ne­rek
Nasıl olsa gelir diye dü­şü­ne­rek
Nasıl olsa gel­me­yecek olanı
Bun­dan­dır gene de gü­zel­lik­le­ri­miz
Ek­sik­li ürkek buruk se­vin­ci­miz
Ara­mak­tan bık­ma­yan ten­ha­lı­ğı içi­mi­zin
Dı­şı­mı­zın hiç bit­me­yen ka­la­ba­lı­ğı”

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.