Genco Erkal: “Bir şekilde ayaklarım hep Kadıköy’e geliyordu”

/ 19 Ağustos 2016 / 11 okunma / yorumsuz

“Dalgaları karşılayan gemiler gibi, gövdelerimizle karanlıkları yara yara çıktık, rüzgârları en serin uçurumları en derin havaları en ışıklı sıra dağlara. Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu. Önümüzde bakır taslar güneş dolu. Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız!”

Böyle yazmıştı usta şair Nazım Hikmet yıllar evvel. Şimdi, 21’inci yüzyılın Kadıköy’ünde sıcak yaz gecelerinde bu sözler yeniden yankılanıyor tarihi bir konağın bahçesinde… Sesin sahibi, yaşamını tiyatroya adamış efsane oyuncu Genco Erkal… 80’ine merdiven dayamasına karşın yaz tatili bile yapmadan sahneye çıkmayı tercih edecek kadar tiyatro aşığı… Erkal, Moda’daki Kadıköy Lisesi’nin içinde bulunan ve uzun yıllardır kullanılmayan tarihi Mahmut Paşa Konağı’nın (Mermer Konak) bahçesini açık hava sahnesine dönüştürdü geçtiğimiz günlerde. Ve “Güneşin Sofrasında – Nâzım ile Brecht” adlı yeni oyununu sahnelemeye başladı.

Biz de Kadıköy’ümüzü şereflendiren bu usta tiyatro insanı ile Moda’nın kalbindeki tarihi konağın yamacında, ‘güneşin sofrası’nda buluştuk…

(Gökçe Uygun)

Oyunlarınızı sahnelediğiniz Ali Paşa Han’dan neden ayrıldınız?

O avlunun yarı mülkiyeti bana, yarısı biraderime ait. Ancak o maalesef istemedi orada tiyatro olmasını. Hatta çok çirkin bir şekilde saldırdı. İki yıl evvel, herkes tatile gitmişken avludaki tüm platformları lime lime etti. Sonra mahkemelik olduk, tatsız şeyler yaşandı. Yani hep iktidarlar uğraşmıyor benimle, aile içinde de uğraşan var. (gülüyor)

Öyle güzel bir mekândan ayrılmak zorunda kalmak üzücü olmalı.

Evet. Ama kendi kendime dedim ki, ‘Vazgeçme, olan olmuş, hep ileriye bak’… Yeni bir yer aramaya başladım, üç ay çok dolaştım.

Kadıköy’e nasıl düştü yolunuz?

Beni buraya Nazım çekti… O hep bu yakada yaşadı. En son yurtdışına zorunlu göçünden önce Mühürdar’da oturuyordu. Eşini bebeğini bırakıp gitmek zorunda kaldı. 13 yıl hasret içinde yaşadı ve aramızdan ayrıldı. Avrupa yakasında da yer baktım ama bir şekilde ayaklarım hep Kadıköy’e geliyordu. Burada okul bahçelerini, kiliseleri, boş arsaları kapı kapı gezdim. Hiçbiri tam memnun etmedi, ta ki burayı görene dek. Bu bahçeye ilk kez girip, şu muhteşem mermer konağı gördüğüm an hemen gözümde canlandırdım, şuraya seyirciler oturacak, sahne şurası, ışıklar şuradan gelecek filan… O gün kafamda bitmiş halini gördüm.

Fakat bir okul bahçesi olduğu için izin almak zor olabilirdi ama olmadı. Okulun müdürü çok ilgi gösterdi, izinleri aldı bizim için. Açıkçası bu kadar kolay olacağını hiç düşünmemiştim. Okulun tatil olduğunun ertesi günü çalışmaya başladık. Kafamda da bayramın üçüncü günü başlamak vardı, ki onu da becerdik.

Böyle tarihi bir yerde, açık havada sahne almak nasıl bir duygu?

Burayı Ali Paşa Han ile karşılaştıranlar oluyor. Ama bence kıyaslanamaz. Çünkü ikisi de kendine özgü mekânlar. O oyunu oraya özel kurgulamıştık, bu oyunu da buraya özel hazırladık. Nazım ve Brecht, benim yıllardır bildiğim ve oynadığım yazarlar. Buraya özgü bir oyun oluşturduk. Büyülü bir ortam yaratmak istiyordum ki burada hepsi mevcut. Bu ihtişamlı konak, asırlık ağaçlar, kuşlar… Tüm bunlar, tiyatroyu davet ediyor diye görüyorum ben.

Kadıköy seyircisine aşina mısınız?

Beni buraya Nazım çağırdı diyorum, ama şöyle bir durum da var. Biz Dostlar Tiyatrosu olarak oyunlarımızı genelde Beyoğlu’nda oynuyoruz. Ama buraya da geliyoruz. Caddebostan Kültür Merkezi, Özgürlük Parkı, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi gibi yerlerde oynuyoruz. Zaten Beyoğlu’ndaki oyunlara da gelen izleyicinin yarısından fazlası da Kadıköylü.

Kadıköy seyircisini nasıl tarif edersiniz?

Bu yakanın bir geleneği var. Aydın bir çevre. Oyunlara Kadıköy’den gelenlere şakayla karşılık, ‘Buraya gelmenize gerek yok, biz Kadıköy’e ayağınıza geliyoruz zaten’ derdim. Ama yok, illa gelirler. Vapurla Karaköy’e geçip, oradan Tünel ile Beyoğlu’na çıkarlar, kitapçılara bakınarak tiyatroya giderler. Bu kültürel bir ritüeldir onlar için.

Zaten burası tatil beldesi gibi, ne hoş. Özellikle Moda’da, kızlı erkekli gezen, gülüşen, sohbet edip eğlenen genç grupları görmek hoşuma gidiyor. Bambaşka bir kültürel adabı var buranın. Çok kitapsever, sanatsever, tiyatrosever seçkin bir muhit. Biz tam yerini bulduk bence. Bu yaz Kadıköy’de sahneye çıktığım için çok mutluyum.

Bayramda tatile giden çok oldu. Siz prömiyeri tam da o vakit yapmaktan çekinmediniz mi?

Zaten herkes bana ‘Bayramda başlanır mı, kimse gelmez’ diyordu. Hiç de öyle olmadı. Bir hafta önceden bitti biletler! Kapıda kuyruk oldu hatta. Koskoca şehir burası, herkes tatile gitmiyor ya. Burada kalanlara da bir eğlence lazım.

Siz de bayram hediyesi vermiş oldunuz.

Evet, öyle oldu…

Peki, siz neden bu sıcakta tatile çıkmak yerine sahneye çıkıyorsunuz?

Yaptığım işten çok büyük keyif alıyorum, akşam olsa da sahneye çıksam, seyirciyle buluşsam diyorum. Seyirciyle aramızda bir sevda durumu var, hiçbir tatil o kadar değerli değil benim için.

Diğer tiyatroların tatile girmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elbette herkesin en az bir ay tatil hakkı var, ama tiyatroların çoğu dört ay kapatıp gidiyorlar. Mesela komşumuz Yunanistan’da tüm kışlık tiyatroların yazlık yerleri de var. Londra, Paris, New York gibi kentlerde bir ay hariç sezon devam eder. Bizde böyle olmamasını bir eksiklik olarak görüyorum. Bu geleneği başlatmaktan, yazlık tiyatrolara önayak olmaktan memnun olurum.

Yazlık sinema geleneği varmış eskiden…

Evet, hatta biz o sinemalara yaz aylarında turneye giderdik. Göztepe, Suadiye, Bostancı gibi. Haftanın beli günlerinde sinemalarda tiyatro oyunu sahnelenirdi. Şimdi yazın birden bitiyor, kapanıyor her şey. Tamam hava çok sıcak, insanlar kapalı yere girmek istemiyor. Ama böyle püfür püfür bir mekanda, martılarla, kedilerle birlikte oyun yapmak, izlemek öyle güzel ki…

Biraz da oyunu konuşalım. Nazım Hikmet ve Bertolt Brecht’i, Güneşin Sofrası’nda nasıl buluşturdunuz?

20’nci yüzyılın doruk noktası olan iki büyük ozan, edebiyat adamı ve benim idollerim… Onları 70’li yıllardan bu yana sahnede çeşitli biçimlerde oynadım. Onlara yıllarımı verdim ve hatta onlarla özdeşleştim. Şimdi de onları böyle bir ortamda bir araya getiriyorum. Oyunun konusu; dünyanın hali, savaş, barış, sevda, özgürlük, ezenler-ezilenler, adalet talebi… Yani her dönem güncel kalan konular. Zaten bu iki yazarın en sevdiğim yanları, 50 yıl önce yazdıklarının hala bugün yazılmış kadar güncel olması. Mesela oyunda bir yerde demir parmaklıkların ardından ‘Adalet istiyoruz’ diye bağırınca, seyircinin aklına hemen bugün hapiste olan yazarlar, gazeteciler geliyor. Oyun şarkılı olduğu için görünüşte hafif, ama içeriği yoğun.

Yine Tülay Günal ile sahnedesiniz…

Evet, beş yıldır onunla çalışıyoruz. Çok iyi anlaşıyoruz. Tabii onun rol aldığı diziler de var, bazen zorlanıyor yoğunluktan. Ama o da tiyatroyu çok sevdiği için şirketi zorlayıp izin almaya çalışıyor daha çok sahnede olabilmek için.

Dizi demişken, pek çok tiyatro oyuncusu dizilerde rol alıyor. Siz hiç düşünmediniz mi?

Ben hep inandığım işi yapmak isterim. Dizileri ben kendim bile seyretmiyorum ki… Kendi seyretmediğim bir şeyi oynamak bana inandırıcı gelmiyor. Zaten vaktim de yetmez ki benim. Ben sadece akşam sahneye çıkıp, oyununu oynayıp giden biri değilim. Dostlar Tiyatrosu’nun her şeyi ile bizzat ilgileniyorum. 24 saatim tiyatro ile geçiyor.

Twitter’da, “Dört bir yandan kuşatıldığımız bu karanlık günlerde bu oyun hepimize biraz moral olur” demiştiniz.

Türkiye’nin bugünkü haline çok moralim bozluyor benim de. Savaş hali, terör saldırıları… Sadece Türkiye değil yeryüzü yaşanmaz durumda, terör tüm ülkelerin baş belası. Ama bizde ayrıca özgürlük sorunu, baskılar da var… İnsan sabah gazete okursa o gün tüm keyfi kaçıyor. Nazım da Brecht de benim moralimi yükselten yazarlar. Kendileri de çok güç dönemler yaşamışlar. Nazım 13 yıl hapiste kalmış, gık dememiş. Memleket hasretiyle yanıp tutuşmuş, vatan haini demişler, ülkesine dönememiş. Bu durumda bile hep geleceğe umutla bakmış. Keza Brecht de Hitler döneminde Almanya’yı terk etmek zorunda kalmış, kitaplarını yakmışlar. Pek çok ülkeye gitmiş, Amerika’dan da solcu diye kaçmak zorunda kalmış. Yani ikisi de zor koşullarda dimdik durmuşlar, kendilerine de çevrelerine de umut saçmışlar. O yüzden ben de, hem kendimin hem de seyircinin moralini düzeltmek istiyorum. Siz demin ‘Seyirciye bayram hediyesi’ dediniz ya, aslında bu oyunla bir yaşam hediyesi sunmak istiyorum… Buraya gelen insanlar, çıkışta evlerine keyifle gidiyorlar. Ve bu oyundan aldıkları onlara mücadele etmek gücü verecektir aynı zamanda…

“Güneşin Sofrasında – Nâzım ile Brecht”

Genco Erkal, oyunda 20’nci yüzyıl edebiyatının iki doruk noktasını, Nâzım Hikmet ile Bertolt Brecht’i “güneşin sofrası”nda bir araya getiriyor. İki ozan, 200 kişilik açık hava tiyatrosunun tarihi ortamında keyifli bir müzikal söyleşiye koyuluyorlar. Kurt Weill, Hanns Eisler, Zülfü Livaneli, Fazıl Say, Timur Selçuk, Cem Karaca, Edip Akbayram gibi ustaların eserleriyle, izleyiciyi de bu sözlü-müzikli ziyafete davet ediyorlar. Oyuna, piyanoda Yiğit Özatalay, viyolonselde Deniz Doğangün, klarnet ve saksafonda Çağdaş Engin eşlik ediyor.

Detaylı bilgi için; 0542 609 51 86 veya www.dostlartiyatrosu.com

Kadıköy Sanat Portalı

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.