Geçmişten Günümüze Türk Edebiyatında Kadının Yeri-Yağmur Alkır

/ 6 Kasım 2016 / 41 okunma / yorumsuz

Türk top­lu­mun­da kadın ha­ya­tı­nın, yüz­yıl­lar bo­yun­ca de­ğiş­me­le­re uğ­ra­dı­ğı gö­rü­lür. Bu de­ğiş­me­le­rin se­be­bi top­lum­sal, din­sel ve si­ya­sal ge­liş­me­ler ve de ya­ban­cı kül­tür­le­rin et­ki­si­dir. Türk ka­dı­nı­na edebi eser­ler­de­ki yeri Türk top­lu­mu­nun ge­çir­di­ği bu me­de­ni­yet ve kül­tür de­ği­şi­mi sü­reç­le­ri­ne göre genel ola­rak üç donem çer­çe­ve­sin­de yer ve­ril­miş­tir.

İsla­mi­yet’ten önce ve gö­çe­be­lik dev­rin­de kadın dev­ri­nin erkek ti­pi­ne yak­la­şır. Onun gibi ata biner, ok atar, kılıç kul­la­nır. Hatta düş­man­la sa­va­şır.

Yer­le­şik ha­ya­ta ge­çil­di­ğin­de ve İsla­mi­yet kabul edil­dik­ten sonra kadın er­kek­ten daha pasif, kah­ra­man­lık ni­te­lik­le­ri­ni kay­bet­miş bir ask ve haz ko­nu­su ol­muş­tur.

Batı uy­gar­lı­ğı­nın et­ki­si al­tı­na gir­dik­ten sonra ka­dı­nın sos­yo-eko­no­mik ve kül­tü­rel hak­la­rı sa­vu­nu­lur. Böy­le­ce tek­rar er­kek­le eşit bir dü­ze­ye gel­me­si sağ­la­nır.

İsla­mi­yet’ten önce Türk ede­bi­ya­tın­da Ka­dı­nın yeri

En eski kay­nak­la­ra göre, Ana­do­lu’nun, Orta Asya’nın ve Doğu Av­ru­pa’nın geniş top­rak­la­rı­na ya­yıl­mış olan Türk boy­la­rı­nın top­lum­sal ör­güt­len­me­si, ka­dı­na avan­taj­lı bir durum sağ­la­yan, dik­ka­te değer de­re­ce­de faal bir rol at­fe­den bir takım il­ke­le­ri içer­mek­tey­di.

Ana ve es ola­rak kadın, er­kek­ler­le eşit su­ret­te aile­den so­rum­lu idi­ler.

Çar­şaf­sız ola­rak ka­dın­lar halk top­lan­tı­la­rın­da hazır bu­lu­nu­yor ve er­kek­ler­le bir­lik­te çe­şit­li fa­ali­yet­le­re ka­tı­lı­yor­lar­dı. Hatta on­la­rın ya­nın­da harp­te sa­va­şı­yor­lar­dı.

Ka­dın­lar er­kek­ler­den daha fazla hu­ku­ki hak­la­ra sa­hip­ler­di

Dede Kor­kut hi­kâ­ye­le­rin­de ka­dın­da ara­nan me­zi­yet­ler an­ne­lik, kah­ra­man­lık, sa­da­kat ve mi­sa­fir­per­ver­lik­tir. Er­ke­ğin kut­sal bir sev­giy­le bağ­lan­dı­ğı üç yol­da­şı var­dır: Atı, kı­lı­cı ve ka­dı­nı. Ay­rı­ca kadın bir haz ve ask ko­nu­su de­ğil­dir. Ken­di­si de er­ke­ğe karsı bir asık
Tavrı ta­kın­maz. Kadın veya er­ke­ğin askı ha­ya­ti bir me­se­le ha­li­ne ge­tir­di­ği gö­rül­mez. Büyük ve ro­man­tik ask­lar ye­ri­ne sa­mi­mi karı koca sev­gi­le­ri gö­rü­lür. Bunun ne­de­ni de din ve sos­yal bas­kı­nın ol­ma­dı­ğı ve sü­rek­li bir ha­re­ket ha­li­nin hâkim ol­du­ğu gö­çe­be yasam tar­zı­dır (Müj­gan Cun­bur, ‘’Dede Kor­kut Oğuz na­me­le­rin­de Kadın’’)

Dede Kor­kut’ un Dua Ko­ca-Oğ­lu Deli Dum­rul’ unda ka­dı­nın yo­rum­la­nı­şı:

İçer olsam, benim kanım olsun
Al­tı­nı­nı, ak­ça­nı har­car olsam,
Benim ke­fe­nim olsun!
Tavla tavla şah­baz at­la­rı­nı,
Biner olsam, benim ta­bu­tum olsun!
Sen­den sonra bir yi­ği­di,
Sevip var­sam, bir­lik­te yat­sam,
Ala yılan olup beni sok­sun!
Senin o mu­han­net anan, baban,
Bir canda ne var ki sana kı­ya­ma­mış­lar?
Arş tanık olsun! Kü­re­si tanık olsun!
Yer tanık olsun! Gök tanık olsun!
Ulu Tanrı tanık olsun!
Benim canım sana kur­ban olsun! Dedi, razı oldu.
Az­ra­il, ha­tu­nun ca­nı­nı al­ma­ya geldi.

Açık­la­ma
par­ça­nın iki ana ki­şi­si Deli Dum­rul ile ona son de­re­ce bağlı ve­fa­lı eşi­dir. Öy­kü­de gö­rü­len iki olay Deli Dum­rul’ un Az­ra­il’ le sa­vaş­ma­sı, ikin­ci­sin­de eşi­nin ye­ri­ne ölümü seve seve göze alan ka­dı­nın eşine bağ­lı­lı­ğı­dır. Oku­du­ğu­muz öy­kü­de, Türk aile ya­şa­mın­da­ki sevgi ve saygı esas alın­mış­tır.

Tarih bo­yun­ca ka­dın­la­rın top­lum­da­ki önemi çoğu zaman göz ardı edil­miş­tir. Bu­nun­la bir­lik­te top­lu­mun de­ğiş­me­sin­de ve ge­liş­me­sin­de kadın önem­li bir paya sa­hip­tir. Ta­ri­hin ilk dö­nem­le­rin­den biri olan pa­le­oli­tik dö­nem­de top­lum­la­rın hayat tarzı av­cı­lık ve top­la­yı­cı­lık­tı. Ka­dın­lar daha çok top­la­yı­cı­lık­la uğ­ra­şı­yor­lar­dı. Bu­nun­la bir­lik­te er­kek­ler­le bir­lik­te ava da gi­der­ler­di. Bu dö­nem­de in­san­lar do­ğay­la uyum için­de ya­şa­mak­tay­dı­lar. Bu dö­nem­de ana­er­kil top­lum­lar mev­cut­tu.

Ka­dın­lar ka­bi­le­ler ara­sın­da bir barış ant­laş­ma­sı ola­rak alı­nıp ve­ri­li­yor­du. Ya­pı­lan bu ev­lik­ler­le ka­bi­le­ler ar­sın­da it­ti­fak ku­ru­lu­yor­du. ‘Pa­le­oli­tik çoğu gö­çe­be top­lu­luk­la­rın­da cins­ler ara­sın­da­ki iş bö­lü­mü (avcı erkek, top­la­yı­cı ve zaman zaman ava giden kadın), iş­bir­li­ği­ne da­ya­nır, erkek ve ka­dın­la­rın otur­duk­la­rı yer­ler ay­rı­dır ve soy hemen her zaman hem kadın, hem de er­kek­ten olmak üzere iki çiz­gi­den devam eder.’(Mic­hel, 1993:20)

Daha son­ra­ki dö­nem­de ise tek­nik bir dev­rim ger­çek­leş­ti. Ka­dın­la­rın top­lum­da­ki yer­le­ri de­ğiş­ti. Saban, su ve rüz­gâr de­ğir­men­le­ri icat edil­di. ‘Ta­rım­sal üre­ti­mi yapan kişi ola­rak erkek, ka­dı­nın ye­ri­ni aldı; ufak bah­çe­le­rin ye­ri­ne tarla geçti, ka­dı­nın ça­pa­sı ye­ri­ni er­ke­ğin sa­ba­nı­na bı­rak­tı’ (Mic­hel, 1993:23) Böy­le­ce ka­dın­la­rın sta­tü­sü de de­ğiş­ti.
(Mic­hel, And­ree (1993), ‘Fe­mi­nizm’, İle­ti­şim Ya­yın­la­rı, İstan­bul)

İsla­mi­yet et­ki­sin­de­ki Türk Ede­bi­ya­tın­da ka­dı­nın yeri

Eski Türk­ler­de ka­dı­nın top­lum­sal rolü ve de­ğe­ri çok önem­li İken, İsla­mi­yet’in ka­bu­lüy­le ya­şa­nan me­de­ni­yet ve kül­tür de­ği­şi­mi ile maruz kal­dık­la­rı ata­er­kil aile ha­ya­tı ve çe­şit­li Ül­ke­le­re ya­pı­lan fe­tih­ler se­be­biy­le ya­ban­cı mil­let­ler­le iliş­ki­ler, ka­dı­nın Top­lum­da­ki yeri ve öne­mi­ni büs­bü­tün de­ğiş­tir­miş­tir. İslam dini, kadın ve er­ke­ğe insan ola­rak aynı de­ğe­ri ver­di­ği hâlde, bazı İslami delil ni­te­li­ğin­de­ki me­tin­ler yan­lış tas­vir­le­ri ve bu tas­vir­le­rin yan­lış uy­gu­lan­ma­la­rı so­nu­cun­da Müs­lü­man ka­dı­nın top­lum­da­ki de­ğe­ri sar­sıl­mış­tır.

Öte yan­dan İsla­mi­yet’in ka­bu­lün­den sonra Arap ve Fars kül­tür da­ire­sin­den gelen Arap, Fars ve Hint ge­le­nek­le­ri de ka­dı­na ba­kış­ta­ki olum­suz ge­liş­me­le­ri et­ki­le­yen en önem­li ne­den­ler­den­dir.( Umay Günay, agm., s. 4)

Os­man­lı dev­le­ti Büyük bir im­pa­ra­tor­luk ha­li­ni alın­ca­ya kadar kadın, erkek na­za­rın­da De­ğer­li ve say­gın bir ko­nu­ma sa­hip­ken gi­de­rek doğal ve müş­te­rek Ha­yat­tan so­yut­lan­mış, evde ve kafes ar­ka­sın­da mah­sur bı­ra­kıl­mış­tır.

Özel­lik­le İstan­bul’un fet­hiy­le Bi­zans sal­ta­na­tı ele ge­çi­ril­dik­ten sonra Ka­dı­nın top­lum­da­ki yeri ta­ma­men si­lin­miş­tir. Çünkü İran ve Bi­zans Sa­ray­la­rı­nın harem ya­şa­mı­nın Os­man­lı sa­ra­yı­na gir­me­si, sa­ra­yın XV. Yüz­yıl­da Fatih Sul­tan Meh­met’in em­riy­le ha­rem­lik ve se­lam­lık ola­rak Bö­lün­me­si­ne neden ol­muş­tur. (Faruk Sümer, ‘’Os­man­lı­lar­da Kadın ve Aile Ha­ya­tı’’)

Divan Ede­bi­ya­tın­da kadın, aşik olu­nan, uğ­ru­na her türlü acı çe­ki­len sev­gi­li ola­rak yo­rum­lan­mış­tır. Aynı za­man­da bu aşk Tanrı aş­kı­na dö­nüş­tü­rül­müş ve dini ta­sav­vu­fi de­rin­lik ka­zan­dı­rıl­mış­tır.

Divan Ede­bi­ya­tın­da­ki en önem­li isim­ler­den biri olan Fu­zu­li’ nin eser­le­rin­de kadın te­ma­sı­nın iş­le­ni­şi:

Gazel
Benim tek hiç kim zar u pe­ri­şan ol­ma­sın ya Rab
Esir-i derd-i aşk u dağ-ı hic­ran ol­ma­sın ya Rab

De­ma­dem cev­ri­ler­dir çek­ti­gim bi-rahm büt­ler­den
Bu ka­fir­ler esiri bir mü­sel­man ol­ma­sın ya Rab

Görüp en­di­şe­de-i kat­lim­de ol mahı budur der­dim
Ki bu en­di­şen­den ol meh pe­şi­man ol­ma­sın ta Rab

Çi­kar­mak it­se­ler ten­den çekip pey­ka­nın ol ser­vin
Çikan olsun dil-i mec­ruh pey­kan ol­ma­sın ya Rab

Cefa vü cevr ile mu’tadım an­lar­sız n’olur halim
Ce­fa­sı­na hadd u cev­ri­ne payan olam­sın ya Rab

Dimen kim adli yok ya zulmü çok her hal ile olsa
Gönül tah­tı­na andan gayrı sul­tan ol­ma­sın ya Rab

Fu­zu­li buldu genc-i afi­yet mey­ha­ne kün­cin­de
Mü­ba­rek mülk­dür ol mülk viran ol­ma­sın ya Rab

Açık­la­ma
Fu­zu­li, bu şi­irin­de hiç kim­se­nin kendi du­ru­mu­na düş­me­si­ni is­te­me­mek­te­dir. Şair, sev­gi­li­nin yo­lun­da­ki tek aşik olmak ister. Sev­gi­li­nin il­gi­si­nin azal­ma­ma­sı için ölümü bile göze alan şair, aşk ıs­tı­ra­bı­nın bit­me­si­ni is­te­mez. Aşk der­di­nin ken­di­ni ol­gun­laş­tır­dı­ğı­nı dü­şü­ne­rek ilahi sev­gi­ye ulaş­ma­da, ol­gun­laş­ma­nın öne­mi­ni or­ta­ya koyar. Şi­ir­de geçen mey­ha­ne tek­ke­yi kar­şi­lar. Mey­ha­ne, bütün ta­ri­kat­lar­da Tanrı’ ya ulaş­mak, ilahi sev­gi­li­ye var­mak için ge­çi­len yol ola­rak ele alın­mış­tır.

Divan şi­irin­de ka­dın­la, özel­lik­le ga­zel­ler­de kar­şı­la­şı­rız. Soyut, ger­çek­lik­ten uzak, ide­ali­ze bir insan ör­ne­ği­dir kadın. Bir adı yok­tur; ko­lek­tif bir bi­lin­cin ürü­nü­dür. Ka­dı­nı an­la­tan, öven, ni­te­le­yen söz­cük­ler bile ay­nı­dır. Kadın, serv-i revan, gonca, gül-ü ruh­sar gibi ta­nım­la­ma­lar­la şi­ir­de­ki ye­ri­ni alır.
Ka­dı­nın burnu hokka, kir­pik­le­ri ok, diş­le­ri in­ci­dir. Ka­dı­nın ruhî özel­lik­le­ri de ben­zer­lik­ler gös­te­rir şa­ir­ler­de. Kadın naz­lı­dır, hatta za­lim­dir.

Divan şi­irin­de kadın den­di­ği zaman Nedim akla gelir.

Nedim’deki kadın, gö­rü­len, istek du­yu­lan, hayal ol­mak­tan bir nebze kur­tul­muş ancak ula­şı­la­ma­yan bir ni­te­lik gös­te­rir.

Abar­tı­nın ön plana çık­tı­ğı divan şi­irin­de, kadın için de aynı şey söz ko­nu­su­dur.

Nedim’in bir ga­ze­lin­den örnek ve­recek olur­sak:

Had­de­den geç­miş ne­zâ­ket yâl ü bâl olmuş sana

Mey sü­zül­müş şî­şe­den ruh­sar-ı âl olmuş sana
.
.
.
.

Yok bu şehr içre senin vas­fet­ti­ğin dil­ber Nedîm

Bir pe­rî-sû­ret gö­rün­müş bir hayâl olmuş sana

Nedim’in an­lat­tı­ğı kadın mo­de­li­nin dünya üze­rin­de ola­ma­ya­ca­ğı­nı, ona ancak bir peri yüz­lü­nün gö­rün­müş ola­bi­le­ce­ği­ni söy­ler ve as­lın­da divan şi­iri­nin ka­dı­na ba­kı­şı­nı da yan­sı­tır.

Divan ede­bi­ya­tın­da kadın şi­ir­le­rin ko­nu­su ol­du­ğu gibi aynı za­man­da -sa­yı­la­rı çok az olsa da- kadın şa­ir­ler de gö­rül­müş­tür.

Bun­lar­dan ba­zı­la­rı;
Zey­nep Hatun Ha­bi­be Hanım
Mihrî Hatun Ha­si­be Maide Hanım
Ani Hatun Ha­ti­ce İffet Hanım
Fıt­nat Hanım Şeref Hanım
Leylâ Hanım Âdile Sul­tan
Tev­hî­de Hanım Sırrî Hanım
Mü­ni­re Hanım

Zey­nep hatun Divan şi­iri­nin bi­li­nen ilk kadın şa­iri­dir. 15. Yüz­yıl­da ya­şa­mış bir kadı kızı ve bir kadı eşi­dir. Çağ­da­şı olan Mihri Hatun ile ara­la­rın­da la­ti­fe­ler ve kar­şı­lık­lı şiir söy­leş­me­le­ri var­dır. Di­va­nı, Sul­tan Meh­met adına dü­zen­len­miş­tir. Zey­nep Hatun, şi­ir­le­rin­de, ka­dı­nın is­tek­le­ri­ni, aç­göz­lü­lük ola­rak ni­te­len­di­rir ve dö­ne­mi­nin ka­dı­nı­nın aşa­ğı­lık ko­nu­mun­dan sıy­rıl­ma is­te­ği­ni an­lat­mış, bir şair ola­rak kabul gö­re­bil­mek için, ar­zu­la­rı­nın “mer­da­ne” ol­ma­sı­nı is­te­miş­tir. Tıpkı al­çak­gö­nül­lü bir erkek gibi, bilge olmak is­te­ği­ni vur­gu­la­mış Yu­mu­şak­lık, se­ve­cen­lik gibi ka­dı­na özgü bazı de­ğer­le­ri, za­yıf­lık ve ruh­sal ek­sik­lik diye ni­te­len­dir­miş­tir.

Zey­nep Ha­tu­nun şi­ir­le­rin­den örnek

GAZEL

Keş­fet ni­ka­bı­nı yeri göğü mü­nev­ver et
Bu âlem ana­sı­rı fir­devs-i enver et

Dep­ret le­bi­ni cüşe getir hacz-i kev­se­ri
Anber sa­çı­nı çöz bu ci­na­nı mu­at­tar et

Hat­tın berat verdi saba ye­li­ne dedi
Tez er Hatay’a Çin’i tamam et mü­se­eh­har et

Yâra yo­lun­da âşk ile der­din­den öle­nin
Kim der sana ki hecr ile cânın mü­ked­der et

Zey­nep çü dost zülfü gibi ta­rü­mar­sın
Di­va­ne olma şi­iri­ni divan ü def­ter et

18. yüz­yıl­dan sonra son dem­le­ri­ni ya­şa­yan Divan şiiri, yavaş yavaş ye­ri­ni yeni bir şiir an­la­yı­şı­na bı­ra­kır. De­ği­şen dünya gö­rüş­le­ri, si­ya­sî ve sos­yal dü­zen­de ya­pı­lan ic­ra­at­lar, yeni bir me­de­ni­yet an­la­yı­şı­nın ge­tir­di­ği san­cı­lar ni­ha­ye­tin­de Tan­zi­mat’ın ilanı; yeni bir ede­bi­yat an­la­yı­şı­nı da be­ra­be­rin­de ge­ti­rir.

Batı et­ki­sin­de­ki Türk ede­bi­ya­tın­da Ka­dı­nın yeri

19. yüz­yıl­da Os­man­lı İmpa­ra­tor­lu­ğu’nda Ba­tı­lı­laş­ma ha­re­ket­le­ri baş­la­mış ve Batı top­lum­la­rı­na örnek ola­rak bazı ye­ni­lik­ler ya­pıl­mış­tır. Ka­dı­nın öz­gür­leş­me­si ko­nu­sun­da ça­lış­ma­lar hız­lan­mış­tır. Ev­li­lik­te eş seçme, tek eş­li­lik, kadın giy­si­le­ri­nin de­ğiş­ti­ril­me­si gibi ge­liş­me­ler bu dö­nem­de gö­rül­müş­tür. Bu ge­liş­me­ler el­bet­te ede­bi­ya­tı­mı­za da yan­sı­mış­tır.

Tan­zi­mat Dö­ne­mi

Tan­zi­mat Dö­ne­mi’nde aşk ve kadın so­mut­laş­ma­ya baş­lar.

Tan­zi­mat Dö­ne­mi Ede­bi­ya­tın­da kadın, sos­yal ve psi­ko­lo­jik so­run­la­rıy­la aşk te­ma­sı için­de an­la­tıl­mış­tır. Ge­nel­de karşi cinse zıt ka­rak­te­re sahip veya köle, esir düş­müş ka­dın­la­rın öy­kü­le­ri an­la­tıl­mak­ta­dır.

Namık Kemal’ in İnti­bah ro­ma­nın­da in­ce­ler­sek:

Ali Bey, bir gün Mah­pey­ker’ i gör­mek için git­tin­de onu evin­de bu­la­maz. Çev­re­den, sev­di­ği ka­dı­nın ger­çek kim­li­ği­ni ög­re­nir. Hayal kı­rık­lı­ğı için­de evine döner. Ken­di­si­ni te­sel­li eden Di­şa­pul’ a bağ­la­nır ve onun­la ev­le­nir.

Mah­pey­ker, Ali Bey ve Di­şa­pul’ dan in­ti­kam almak için Ab­dul­lah Efen­di adın­da­ki zen­gin aşi­gi­na baş­vu­rur.

-Sen ne zaman benim ye­ri­me ge­lir­sen o zaman kendi bil­di­ği­ni ya­par­sın.Şimdi benim in­ti­ka­mı­ma yar­dım etmek elin­den gelir mi? onu so­ru­yo­rum.

-Ço­cuk!Bir de­li­kan­lı­dan in­ti­kam al­ma­nın sözü mü olur? Bir ba­ha­ne bu­la­yım da hapis mi et­ti­re­yim? Döv­dü­re­yim mi? han­gi­si­ni gön­lü­nüz is­ter­se em­re­di­niz.

-Hiç­bi­ri­si­ni is­te­mem. Bir çare bu­la­cak­sın, beyi o ka­dın­dan ayı­ra­cak­sın.

Söz bu­ra­la­ra ge­lin­ce Ab­dul­lah Efen­di nazlı nazlı üstün gel­miş bir ta­vır­la san­dal­ye­si­ne yas­lan­dı, bıyık al­tın­dan sı­rı­ta­rak:

-Ne ka­dar­da güç bir iş öner­di­niz… o kadar te­la­şı­nız bunun için miydi? O kadar kıs­kanç, o de­re­ce gu­rur­lu bir be­ye­fen­di­yi eşin­den, sev­gi­li­sin­den ayır­mak da insan güç­lük çe­ker­se, dün­ya­da kolay sözün an­la­mı kal­maz.
….

AÇIK­LA­MA
Ese­rin ko­nu­su İstan­bul’da geçer. Bu ro­man­da ahlak ve ka­rak­ter ba­kı­mın­dan bir­bi­ri­ne kar­şit iki insan ara­sın­da­ki aşk ve bu aşkın do­ğur­du­ğu kötü so­nuç­lar iş­le­nir. Ro­ma­nın kah­ra­man­la­rı tek yön­lü­dür .Ali Bey, iyi eği­tim gör­müş bi­ri­dir; ancak yaşam de­ne­yi­mi azdır. Ro­man­da be­lir­gin ve aktif ki­şi­li­ği yok­tur, zayıf ka­rak­ter­li­dir. Mah­pey­ker; kıs­kanç, in­ti­kam­cı, her yönü ile kötü bir tip­tir.Di­la­şup da ro­man­da olum­lu ve iyi özel­lik­le­ri ile öne çi­ka­ri­lir.

Tan­zi­mat Dö­ne­min­de kadın me­se­le­si­ni ele alan önem­li ya­zar­lar ara­sın­da Şem­set­tin Sami, Na­bi­za­de Nazım ve Re­ca­iza­de Mah­mut Ekrem ve Namık Kemal’i sa­ya­bi­li­riz. On­la­rın eser­le­rin­de ge­nel­lik­le İstan­bul aile­le­rin­de­ki ka­dın­lar iş­len­miş­tir. O dö­nem­de ya­zı­lan en ger­çek­çi eser ‘Ka­ra­bi­bik’ adlı eser­dir.

Ser­vet-i Fünun dö­ne­mi

Ser­vet-i Fünun dö­ne­min­de ise kadın hasta bir var­lık­tır.

Ser­vet-i Fünûn şiiri, içe ka­pa­nık, sa­nat­lı, hissî söy­le­yi­şi ön plana çı­ka­ran bir an­la­yış­la ya­zı­lır. Kadın te­ma­sı da buna göre şe­kil­le­nir.

Bu dö­nem­de­ki aşk an­la­yı­şı pla­to­nik­le sı­nır­lı ol­du­ğu gibi, aşkın kar­şı­lı­ğı kadın da ula­şıl­maz, güzel ni­te­lik­ler­le do­nan­mış bir insan ör­ne­ği ola­rak kar­şı­mı­za çıkar.

Cemal Sü­re­ya,“Ser­vet-i Fünûn dö­ne­min­de­ki güzel, son de­re­ce ro­man­tik bir kalem efen­di­si­nin uzak­tan uzağa hay­ran ol­du­ğu ka­dın­dır.” der

Bu ko­nuy­la il­gi­li, bu dö­nem­den örnek ve­re­bi­le­ce­ği­miz belki de en be­lir­gin kişi Cenab Şa­ha­bet­tin’dir. Şair şi­iri­nin mer­ke­zi­ne ka­dı­nı alır ve şi­iri­ni onun var­lı­ğı­na bağ­lar. Ka­dı­nı güzel olma, bu yö­nüy­le ilham verme öze­lik­le­riy­le sa­na­tın oda­ğı­na otur­tur. Kadın, böy­le­lik­le şi­irin nes­ne­si ol­mak­tan çıkar ve öz­ne­si du­ru­mu­na gelir.

Halit Ziya’nın ro­man­la­rın­da da İstan­bul’daki elit ta­ba­ka­da­ki ka­dın­lar ele alın­mış­tır. Bu ka­dın­la­rın aşırı lüks düş­kü­nü ol­ma­la­rı, milli ve ma­ne­vi de­ğer­ler­den yok­sun oluş­la­rı ve Türk aile­si üze­rin­de­ki olum­suz et­ki­le­ri özel­lik­le göz­ler önüne se­ri­lir. Ör­ne­ğin Aşk-ı Memnu

Hü­se­yin Rahmi ise eser­le­rin­de daha çok ma­hal­le ka­dın­la­rı­nı, çev­re­miz­de her zaman gö­re­bi­le­ce­ği­miz ka­dın­la­rı iş­le­miş­tir.

Milli Mü­ca­de­le Dö­ne­mi
Mili Mü­ca­de­le dö­ne­min­de , sa­va­şan, vatan için mü­ca­de­le eden güçlü bir var­lık olan kadın onur­lu, ça­lis­kan, öz­gü­ven­li ola­rak an­la­tıl­mış­tır. Yur­dun kur­ta­rıl­ma­sın­da çe­ki­len sı­kın­tı­la­rın ya­nın­da, bu uğur­da şehit ve gazi olan in­san­la­rın aşik ol­duk­la­rı sev­gi­li­si ol­muş­tur

Bu tip kadın ör­ne­gi ro­man­la­rın­da bu­lu­nan dö­ne­min ro­man­cı­la­rın­dan Ha­li­de Edip Adı­var’ ın Ateş­ten Göm­lek ro­ma­nı:

İstan­bul, İngi­liz­ler ta­ra­fın­dan işgal edi­lir.Üç ar­ka­daş ve Ayşe Ku­va­yı Mil­li­ye­ye ka­tıl­mak ve Kur­tu­luş Sa­va­şi’nı des­tek­le­mek için Ana­do­lu’ya ge­çer­ler. Ayşe de hem­şi­re ola­rak İhsan’ nın bir­li­ğin­de sa­va­şa ka­tı­lır. Pe­ya­mi ve İhsan, içten içe Ayşe’yi sev­me­ye baş­lar­lar.Ya­kın­la­rı yu­nan­lı­lar ta­ra­fın­dan öl­dü­rü­len köylü kızı Kez­ban da kar­şi­lık­sız bir aşkla İhsan’ ı sever ve İhsan’ ın bir­li­ği­ne ka­tıl­mak ister…

Açık­la­ma
Kur­tu­luş Sa­va­şı yıl­la­rı­nı konu alan ro­man­lar­dan bi­ri­dir. Savaş et­ki­li bir dille an­la­tı­lır. Büyük Ta­aruz’ a kadar geçen süreç, bir aşk öy­kü­sü çev­re­sin­de ve­ri­lir.Bu sü­re­cin için­de iş­gal­ler, ayak­lan­ma­lar ve Ku­va­yı Mil­li­ye ha­re­ket­le­ri var­dır. Eser yur­du­mu­zun kur­ta­rıl­ma­sın­da ha­yat­la­rın kay­be­den in­san­la­rın aşk­la­rı­nı ve vatan sev­gi­si­ni an­la­tır.

Bazı ya­zar­lar ise sahip ol­duk­la­rı ide­olo­jik dü­şün­ce­le­re göre eser­le­rin­de bir imge oluş­tur­muş­lar­dır. Ör­ne­ğin Yakup Kadri, ‘Ki­ra­lık Konak’ adlı ese­rin­de Se­ni­ha’yı ah­la­ki çö­kün­tü­ye sü­rük­le­yen unsur ola­rak ‘Ba­tı­lı­laş­ma is­te­ği’ni gös­te­rir ve ka­dı­nın Ba­tı­lı­laş­ma ile bir­lik­te yoz­laş­tı­ğı­nı, ah­la­ki çö­kün­tü­ye uğ­ra­dı­ğı­nı sa­vu­nur.

Cum­hu­ri­yet dö­ne­min­de
Cum­hu­ri­yet dö­ne­mi­ne gel­di­ği­miz­de kadın im­ge­si ya­zar­la­rın en çok önem­le üze­rin­de dur­du­ğu ko­nu­lar­dan bi­ri­si­dir. Ka­dı­nın top­lum için­de ye­ri­ni al­ma­sı, aydın ve çağ­daş olmak için ver­di­ği mü­ca­de­le, ka­dın-er­kek iliş­ki­le­ri, ka­dı­nın cin­sel yön­den uğ­ra­dı­ğı bas­kı­lar bu dönem eser­le­rin­de iş­len­miş­tir.
1940’lı yıl­lar­da, Garip akımı ile bir­lik­te So­kak­ta her zaman kar­şı­la­şa­bi­le­ce­ği­miz bi­ri­si ol­muş­tur. Ku­sur­la­rı da, gü­zel­li­ği de eser­ler­de iş­len­miş­tir. özel­lik­le 1940’lı yıl­lar­dan sonra, kadın şi­ir­de evrim ge­çir­me­ye baş­lar. Sev­gi­li ola­rak kadın, artık bir­lik­te olu­nan, somut bir kadın kim­li­ğiy­le kar­şı­mı­za çıkar. Ya­şa­yan bir ka­dın­dır bu. Şi­ir­de adıy­la sa­nıy­la ka­dın­lar anıl­ma­ya baş­lar. Nazım Hik­met’in şi­ir­le­rin­de ka­dın­lar sos­yal kim­lik­le­riy­le öne çıkar.
Nazım’da kadın yeri gel­di­ğin­de er­ke­ğin dava ar­ka­da­şı­dır. Ka­rı­sı­dır, sev­gi­li­si­dir. Onun­la olan in­san­dır. Ka­dın­la­rı­mız adlı şi­irin­den şöyle bir alın­tıy­la söy­le­dik­le­ri­mi­zi so­mut­laş­tı­ra­bi­li­riz:


Ve ka­dın­lar
Bizim ka­dın­la­rı­mız:
Kor­kunç ve mü­ba­rek el­le­ri
İnce, küçük çe­ne­le­ri, ko­ca­man göz­le­riy­le
Ana­mız, av­ra­dı­mız, yâ­ri­miz
Ve sanki hiç ya­şan­ma­mış gibi ölen
Ve sof­ra­mız­da­ki yeri
Ökü­zü­müz­den sonra gelen
Ve dağ­la­ra ka­çı­rıp uğ­run­da hapis yat­tı­ğı­mız
Ve ekin­de, tü­tün­de, odun­da ve pa­zar­da­ki
Ve kara sa­ba­na ko­şu­lan ve ağıl­lar­da
Işıl­tı­sın­da yere saplı ba­cak­la­rın
Oynak, ağır kal­ça­la­rı ve zil­le­riy­le bizim olan
Ka­dın­lar,
Bizim ka­dın­la­rı­mız


AÇIK­LA­MA
Nazım Hik­met ka­dı­nı her yö­nüy­le çiz­me­ye ça­lı­şır­ken, onun sos­yal sta­tü­sü­nü dile ge­tir­me­yi eksik etmez. Sos­yal an­lam­da kadın bir birey ola­rak şiire böy­le­lik­le girer.

1955’li yıl­lar­dan sonra özel­lik­le İkinci Ye­ni­ci­ler’den sonra ise kadın cin­sel öğe ha­li­ne gel­miş­tir.

Cum­hu­ri­ye­tin ilk elli yı­lın­da kadın bir si­lu­et­tir. Bir birey ol­mak­tan zi­ya­de bir anne, bir eştir. Bu dönem eser­le­rin­de ka­dı­nın net özel­lik­le­ri­ni gö­re­me­yiz. Daha son­ra­ki yıl­lar­da dün­ya­da ve Tür­ki­ye’deki de­ği­şim­ler so­nu­cu kadın köylü, işçi, aydın, bur­ju­va özel­lik­le­ri ile kar­şı­mı­za çıkar.

Artık ro­man­lar­da da so­mut­laş­ma­ya baş­la­mış­tır. Ka­dı­nı tüm yön­le­riy­le ele alan ya­zar­lar top­lum­cu yö­nüy­le ön plana çıkan ya­zar­la­dır. Fakir Bay­kurt, Yaşar Kemal gibi ya­zar­la­rın ro­man­la­rın­da kadın dü­ze­ne karşı, do­ğa­ya karşı mü­ca­de­le eden bir anne tipi ola­rak kar­şı­mı­za çıkar. Bu ka­dın­lar aile­si için fe­da­kâr­lık yapan, güçlü tip­ler­dir. Bu­nun­la bir­lik­te yine de kadın psi­ko­lo­jik, sos­yo­lo­jik, bi­rey­sel ola­rak ay­rın­tı­lı ele alın­maz. (köprü der­gi­si)

İler­le­yen yıl­lar­da ise bu durum de­ğiş­me­ye baş­la­mış­tır. ‘Üre­tim ya­pı­sın­da­ki de­ğiş­me­ler ka­dın­la­rın ne yap­tık­la­rı, nasıl yap­tık­la­rı ve bu iş­le­rin de­ğer­len­di­ri­lip, de­ğer­len­di­ril­me­di­ği so­ru­su ka­dın­la­ra iliş­kin tutum ve değer yar­gı­la­rın­da önem­li ge­liş­me­ler ya­rat­mak­ta­dır. Bu tu­tar­sız­lık gün geç­tik­çe çağ­daş ede­bi­ya­ta da yan­sı­mak­ta­dır. (Aba­dan, 1979:35)
Ka­dı­nın yeri, ki­şi­li­ği ve eği­tim öğ­re­tim im­kan­la­rı­nın çe­şit­li­li­ği ve ku­tup­lu­lu­ğu ba­kı­mın­dan belki de dün­ya­nın en il­ginç ül­ke­le­rin­den biri olan bu­gün­kü Tür­ki­ye’de bir yanda kadın pro­fe­sör­ler öte yan­dan okur-ya­zar ol­ma­yan eko­no­mik ba­ğım­sız­lı­nı ka­za­na­ma­mış ka­dın­lar, bir yan­dan oyun ma­sa­la­rın­dan kal­ka­ma­yan sos­ye­te gül­le­ri; öte yanda ey­lem­ci, dev­rim­ci genç kız­lar, er­kek­si ka­dın­lar, kul eşler… 1970’lerin Türk top­lu­mu çok çe­şit­li kadın imaj­la­rıy­la ro­ma­nı­mız­da da yan­sı­ma­sı­nı bul­muş­tur’. (Aytaç, 1990: 49)

Sonuç
Kadın; erkek gibi in­sa­ni bir var­lık ol­du­ğu halde, tarih bo­yun­ca çok fark­lı ola­rak al­gı­lan­mış ve fark­lı tar­tış­ma­la­rın ko­nu­su ol­muş­tur. Tarih bo­yun­ca bir­çok kül­tür ve ge­le­nek­te erkek her zaman özne, kadın ise ona ba­ğım­lı bir var­lık ola­rak gö­rül­müş­tür.

Bi­rey­le­rin cin­si­ye­ti­nin be­lir­li bir top­lum­da ne öl­çü­de bir ay­rı­ca­lık öğesi ol­du­ğu insan tü­rü­nün do­ğa­sı ile il­gi­li değil, o top­lu­mun kül­tü­rel ve ta­ri­hî özel­lik­le­ri ile il­gi­li­dir. Bu ne­den­le “be­lir­li bir top­lum­da­ki kadın ve erkek rol­le­ri ara­sın­da­ki fark­lı­lık­la­rın ve il­gi­li ay­rın­tı­la­rın o top­lum­da var olan değer yar­gı­la­rı ve kül­tür özel­lik­le­rin­den kay­nak­lan­dı­ğı­nı söy­le­ye­bi­li­riz.

Gö­rül­dü­ğü gibi kadın her zaman Türk eser­le­rin­de va­rol­muş ve va­rol­ma­ya devam ede­cek­tir. Ede­bi­yat­ta cin­si­ye­tin rolü; dö­ne­min si­ya­si ve top­lum­sal ya­pı­sıy­la oluş­muş­tur. Ede­bi­yat top­lu­mun kül­tü­rü­nü oluş­tur­mak­ta ve top­lum­dan bir parça iş­le­vi gör­mek­te­dir. Türk ede­bi­ya­tın­da kadın bu şe­kil­ler­de iş­len­miş­tir.

Kay­nak­ça

*Ülkü Çe­tin­ka­ya divan ede­bi­ya­tın­da ka­dı­na genel bakiş
*www.kop­ru­der­gi­si.com
*vi­ki­pe­dia
*ede­bi­ya­tog­ret­me­ni.net
*www.gno­xis.com/turk-ede­bi­ya­tin­da-ka­di­nin-ye­ri
*Aba­dan, Ner­min (1979), ‘Türk Top­lu­mun­da Kadın’, Türk Sos­yal Bi­lim­ler Der­ne­ği Ya­yın­la­rı, An­ka­ra.
*Çeri, Bah­ri­ye (1996), ‘Türk Ro­ma­nın­da Kadın (1923-1938 Dö­ne­mi)’, Si­murg Ya­yın­la­rı, İstan­bul.
*Mic­hel, And­ree (1993), ‘Fe­mi­nizm’, İle­ti­şim Ya­yın­la­rı, İstan­bul.

Kaynak: academia.edu

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.