Felsefe, Şiir ve Çeviri Üzerine

/ 26 Ağustos 2018 / 187 okunma / yorumsuz

1975 yı­lın­da İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Fel­se­fe Bö­lü­mü­nü “Ma­ter­ya­lizm ve Ah­lak” te­ziy­le bi­ti­ren, ay­nı bö­lüm­de Mo­dern Türk Ede­bi­ya­tın­da Fel­se­fe ve Şi­ir iliş­ki­si ko­nu­lu dok­to­ra ça­lış­ma­sıy­la şi­i­rin top­lum­sal bel­lek­te­ki ye­ri­ni ir­de­le­yen Ke­nan Sa­rı­a­li­oğ­lu, ha­len Mar­din Üni­ver­si­te­sin­de öğ­re­tim üye­si. Son çe­vi­ri ki­ta­bı, Ser­ge Ve­lay­’ın yaz­dı­ğı ve Sa­lih Bo­lat­’ın edi­tör­lü­ğü­nü üst­len­di­ği Renè Char ad­lı bir in­ce­le­me.

Onun “De­mek is­ti­yo­rum ki, oku­yu­cu kar­şı kı­yı­ya ula­şır ulaş­maz şi­ir­le yüz yü­ze gel­mek ve ya­pa­bi­lir­se ken­di­si­ne ye­ni bir oku­ma bi­çi­mi bu­la­bil­mek için be­nim ki­ta­bı­mı unut­mak ya da red­det­mek zo­run­da­dır. Oku­yu­cu­yu, şi­i­rin ne ol­du­ğu­nu bil­me­di­ği­mi­ze, na­sıl ya­ra­tıl­dı­ğı­nı hiç­bir za­man bi­le­me­ye­ce­ği­mi­ze inan­dır­ma­yı ba­şar­dıy­sam, ka­yı­ğım tü­müy­le ka­ra­ya otur­ma­mış de­mek­tir” sö­zü söyleşi bo­yun­ca ku­lak­la­rımızdan hiç çık­ma­dı. Bir gi­zem dal­ga­lan­dı içimiz­de. Tüm an­la­tı­lan­lar­dan son­ra, Ke­nan Sa­rı­a­li­oğ­lu’­na, Ser­ge Ve­lay­’a, Sa­lih Bo­lat­’a: “Şi­ir ne­dir? Ne söy­le­mek is­ter? Ne­yi na­sıl an­la­tır?” gi­bi so­ru­lar sor­ma­ya ge­rek yok­tu. Şi­i­ri din­ler­ken, sa­de­ce im­ge­ler­den ve di­lin mü­zi­ğin­den mi et­ki­le­ni­riz? Bu so­ru­lar­la uğ­ra­şır­ken, Ke­nan Sa­rı­a­li­oğ­lu, ka­pa­ğı hü­zün sa­rı­sı ren­gin­de­ki “Tem­muz Sa­ğa­nak­la­rı”nı uzat­tı bize. Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Şa­ir En­ver Er­can­’ın ge­nel ya­yın yö­net­me­ni ol­du­ğu Ya­sak­mey­ve’­den çı­kan ki­ta­bın say­fa­la­rı­nı ka­rış­tı­rır­ken gö­zü­müze çar­pan “Her şey akı­yor, ken­di için­den ge­çi­yor her şey, Tan­rı gi­bi… Yal­nız” di­ze­sin­den ce­sa­ret al­dık. Şa­ir, çe­vir­men, ya­zar, fi­lo­zof ve ya­yın­cı olan Ke­nan Ho­ca’­ya biz de içimiz­den ge­çen­le­ri sor­duk.

Esinti: Renè Char­’ın de­di­ği gi­bi: “­Şa­ir, ki­tap­la­rı ner­edey­se ora­da­dır.” Bu­gün Renè Char da si­zin sa­ye­niz­de bu­ra­da. Renè Char bu­ra­ya na­sıl gel­di? Bu sü­re­ci an­la­tır mı­sı­nız?

K.­Sa­rı­a­li­oğ­lu: Türk oku­ru Renè Char­’ı be­nim çe­vi­rim­den ön­ce­ de bi­li­yor­du. Sı­kı şi­ir­le­riy­le ve ti­tiz çe­vi­ri an­la­yı­şıy­la ta­nı­dı­ğı­mız Öz­de­mir İn­ce, Renè Char­’ın şi­ir­le­rin­den bir seç­ki­yi “Ses­siz Oyun” adıy­la sun­muş­tu bi­ze (Al­kım Yay, 2003). Da­ha ön­ce, Tah­sin Saraç­’ın der­le­yip çe­vir­di­ği “Se­çil­miş Şi­ir­ler”­(A­dam Yay. 1983) ve Sa­mih Ri­fat­’ın “Seç­me Şi­ir­ler” (Ada Yay.1990) baş­lı­ğıy­la ha­zır­la­dı­ğı ça­lış­ma­lar var. Ki­taplık Der­gi­si­nin 125. sa­yı­sın­da da Renè Char üze­ri­ne önem­li ya­zı­lar ya­yım­lan­dı­ğı­nı bi­li­yo­ruz. Kı­sa­ca­sı Renè Char, be­nim sa­yem­de bu­ra­da de­ğil; onu bi­len bi­li­yor za­ten. Ser­ge Ve­lay­’ın ha­zır­la­dı­ğı ki­ta­ba ge­lin­ce, bu­nun öy­kü­sü kı­sa­ca şöy­le: Sa­lih Bo­lat­’ın da, be­nim de ar­ka­da­şım olan Me­tin Fın­dık­çı ba­na bu ki­tap­tan söz et­ti ve çe­vir­me­mi ri­ca et­ti. Renè Char önem­li bir şa­ir­di ve Na­zi Al­man­yası’­na kar­şı ör­güt­le­nen “Di­re­niş” ha­re­ke­ti­nin yüz­ba­şı­sı Alex­sand­r’ıy­dı! Şi­i­ri onun ya­şa­mı, ya­şa­mı da şi­i­riy­di. Öte­ki ça­lış­ma­la­rı­mı bir ya­na ko­yup dört ay sü­rey­le bu ki­ta­ba ça­lış­tım. Şi­ir üze­ri­ne, sa­tır sa­tır, say­fa say­fa ye­ni ufuk­la­ra açıl­dım. Zor­lu ve zevk­le ge­çen gün­ler­den, ge­ce­ler­den son­ra, işte bu ki­tap çık­tı or­ta­ya: “Renè Char: Ya­şa­mı, Sa­na­tı ve Şi­ir­le­ri”

Esinti: Renè Char si­lah­lı di­re­niş­çi ola­rak Na­zi bar­bar­lı­ğı­na kar­şı sa­va­şı­yor­du. Üst­ger­çek­çi­li­ğin sı­nır­la­rı­nın dı­şı­na çık­ma­sı­nın ne­den­le­ri­ni siz na­sıl an­la­tır­dı­nız? Renè Char­’ı kı­sa­cık yaz­say­dı­nız ne ya­zar­dı­nız?

K.S: Renè Char­’ın ar­ka­da­şı Do­mi­ni­que Fo­ur­ca­de, onun sa­vaş­çı­lı­ğı­nı ve şa­ir­li­ği­ni şöy­le özet­le­miş­ti: “Renè Char­’ın, Di­re­niş Ör­gü­tü’­nün şef­le­ri ara­sın­da en et­ki­li­si ol­ma­sı, eş­siz bir şa­ir ol­ma­sın­dan­dır, ya da Renè Char­’ın eş­siz bir şa­ir ola­rak or­ta­ya çık­ma­sı, Di­re­niş Ör­gü­tü’­nün et­ki­li bir şe­fi ol­ma­sın­dan­dır. Söz­cük­le­ri na­sıl sı­ra­lar­sa­nız sı­ra­la­yın bu öner­me, ben­zer­siz ve baş­tan be­ri ege­men­lik ar­zu­su üze­ri­ne ku­rul­muş bir tu­tu­mun en uç tu­tar­lı­lı­ğı­nı bel­ge­ler.” Renè Char, çağ­daş ide­o­lo­ji­le­rin gö­zet­ti­ği an­la­mın­da “gü­düm­lü” (en­ga­ge) bir ede­bi­yat­çı de­ğil­dir. Po­e­tik ge­rek­li­lik etik ge­rek­li­lik­ten ay­rı tu­tu­la­maz. Char, ey­le­me dö­nüş­müş bir sö­zün şa­i­ri­dir. Bir sa­nat ve ede­bi­yat akı­mı­nın il­ke­le­riy­le, bu ara­da üst­ger­çek­çi­lik­le de ken­di­ni sı­nır­la­maz. Şi­ir­sel sa­hih­lik bir ge­rek­li­lik­tir ona gö­re. Der ki: “Bir şi­i­rin okun­ma­sı, onun ha­tır­lan­ma­sı, hiç­bir şe­kil­de, bir pi­ton yı­la­nı­na do­kun­ma­nın ben­de ya­rat­tı­ğı he­ye­ca­na eri­şe­mez!” Üst­ger­çek­çi im­ge­le­rin key­fi, hat­ta “ka­ran­lık­çı” ka­rak­te­ri­nin, Char­’ın yu­ka­rı­da ifa­de et­ti­ği şi­ir­sel de­ne­yim­le bir il­gi­si ol­ma­dı­ğı­nı söy­lü­yor Ser­ge Ve­lay ki ben de böy­le dü­şü­nü­yo­rum.

­ Renè Char 1939-1944 yıl­la­rı ara­sın­da, ya­ni II. Dün­ya Sa­va­şı bo­yun­ca ses­siz kal­mış­tır. Di­re­niş Ha­re­ke­ti’­nin et­kin bir ne­fe­ri­dir. Onun bu ses­siz­li­ği şi­ir­den kop­tu­ğu an­la­mı­na gel­mez, tam ter­si­ne onun po­e­tik ya­ra­dı­lı­şı, ay­nı an­da onu bar­bar­lı­ğa kar­şı mü­ca­de­le­ye ve şi­ir­le dün­ya­nın yü­re­ği­ne açıl­ma­sı­na ça­ğı­rır.

­ O­la­nak­sız ola­nın yo­lu­mu­za ışık tut­tu­ğu­nu; ger­çek ya­şa­mın sa­de­ce şi­i­rin gö­ğüs­le­rin­de ol­gun­laş­tı­ğı­nı; omuz­la­rın­da ger­çek­çi­li­ği ta­şı­yan in­sa­nın, dal­ga­la­rın anı­sı­nı tuz am­bar­la­rın­da sak­la­dı­ğı­nı; po­e­tik dü­ze­nin üst­ger­çek­’e de­ğil de “baş­ka ya­şam” la iliş­ki­li ola­bi­len bir baş­ka ger­çek­li­ğe bağ­lı ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni; şi­i­rin “şim­şe­ğin ayak değ­me­miş yol­la­rın­da” ol­du­ğu­nu; şi­i­rin, ar­zu ola­rak ka­lan ar­zu­nun ger­çek­leş­miş aş­kı­nı di­le ge­tir­di­ği­ni; şa­i­rin yü­re­ği­ni ya­şa­mın ken­disinin burk­tu­ğu­nu; bir baş­ka ya­şa­ma ulaş­ma­dan ya­şa­nan ha­ya­tın iş­ken­ce ol­du­ğu­nu; şi­i­re düş­man bir dün­ya­da şi­i­ri açık­la­ma­ya ça­lış­ma­nın şi­i­ri yık­mak an­la­mı­na ge­le­ce­ği­ni; baş­ka za­man­da, baş­ka mekân­da Baş­ka Dün­ya’­nın müm­kün ol­du­ğu­nu ya­zan şa­ir Renè Char’ a gö­re “Biz acı çe­ken­ler ol­ma­say­dık; en­gin bir ses­siz­lik gi­bi bir şey, kı­rı­lıp da­ğı­lır­dı ken­di için­de!”

Esinti: Renè Char, “Şi­ir ki­şi­sel bir kı­vıl­cım­lan­ma, sar­sın­tı ya da hip­noz ara­sın­da be­li­ren baş­ka bir ger­çek­lik­tir” di­yor. Şa­ir ya­ra­tır­ken tan­rı­la­şır mı? Onu mu de­mek is­ti­yor? Baş­ka ger­çek­lik ne de­mek­tir? Dil­le nes­ne ara­sın­da­ki iliş­ki­le­ri siz na­sıl an­la­tır­sı­nız?

K. S: “Şa­ir ya­ra­tır­ken tan­rı­la­şır mı?” Kim tan­rı­laş­maz ki! Mi­to­lo­jik tan­rı­la­rı bir dü­şü­nün: Yer tan­rı­sı, gök tan­rı­sı, de­niz­le­rin, yıl­dı­rım­la­rın, aş­kın, nef­re­tin, za­ma­nın tan­rı­sı… Hep­si in­sa­nın için­de de­ğil mi? Gök­sel din­le­rin, tek tan­rı­lı din­le­rin Tan­rı’­sı­nı dü­şün: İn­san, o­nun so­lu­ğuy­la ne­fes alıp ver­mi­yor mu? Şah­da­ma­rı­mız­dan da­ha ya­kın, en uzak yıl­dız­dan da­ha uzak de­ğil mi bi­ze? “Baş­ka ger­çek­lik ne de­mek?” Şi­i­re düş­man bir dün­ya­da, şa­i­rin ya­rat­tı­ğı baş­ka za­man, baş­ka mekân; ya­ni baş­ka bir dün­ya de­mek­tir”­ Dil­le nes­ne ara­sın­da­ki iliş­ki­le­ri siz na­sıl an­la­tır­sı­nız”: Dil­le an­la­tı­rım (!) Su­sa­rak, ko­nu­şa­rak an­la­tı­rım. Gü­le­rek, ağ­la­ya­rak da an­la­tı­rım. Dil, nes­ne­yi “a­çık­la­dı­ğın­da” bil­gi olur, bi­lim olur; dil ile nes­ne­ye (do­ğa­ya, ev­re­ne, top­lu­ma …) “açıl­dı­ğı­mız­da” tür­kü olur, şi­ir olur. Dil, hem gur­be­ti olur var­lı­ğın hem de bi­ri­cik yur­du.”

Esinti: Çe­vi­ri; çi­le, emek, ara­cı­lık, iş ama çok zor­lu iş, ra­hat­sız­lık, hu­zur­suz­luk, uy­ku­suz­luk… de­mek­tir. Ağır bir so­ru­ya ha­fif bir ya­nıt ve­re­rek so­ru­ma baş­la­mış ol­dum: Dil­sel do­na­nı­mı­nı­zı bi­ze an­la­tır mı­sı­nız? Çe­vir­me­yi dü­şün­dü­ğü­nüz eser­le­ri se­çer­ken ne­yi önem­ser­si­niz? Sı­ra­da han­gi ül­ke­nin şa­iri var?

K. S: Ko­nuş­mak­tan, yaz­mak­tan da­ha çok, din­le­ye­rek do­nat­tım di­li­mi. Nin­ni din­le­di­ği­mi ha­tır­la­mı­yo­rum ama ses­siz oda­la­rı, sus­kun ağız­la­rı din­le­dim. Gök­le­ri, yıl­dız­la­rı, dağ­la­rı, ır­mak­la­rı, de­niz­le­ri din­le­dim. Du­dak­la­rım kı­pır­da­ma­dan ko­nuş­tum on­lar­la. Ana­di­lim -Türk­çem- dil­siz koy­ma­dı be­ni. Ne gör­düm, ne an­la­dım, ne sez­dim­se Türk­çey­le gör­düm, Türk­çey­le an­la­dım, Türk­çey­le sez­dim; ki­mi sev­dim­se de Türk­çey­le sev­dim! Rüzgâ­rın, de­ni­zin se­si­ni, dağ­la­rın uğul­tu­su­nu sev­di­ğim gi­bi sev­dim di­li­mi. Baş­ka bir dil bil­mem; Fran­sız­ca­yı bi­le Türk­çe sev­dim de­sem, abart­tı­ğı­mı dü­şün­me­yin lüt­fen! Çe­vir­mek is­te­di­ğim ya­zar­la­rın sis­tem dı­şı, öz­gür ruh­lu, anar­şist, ro­man­tik ve dev­rim­ci ki­şi­lik­ler; la­net­li, bir bal­ta­ya sap ol­ma­mış, mec­zup ve mec­nun ki­şi­ler ol­ma­la­rı önem­li­dir be­nim için. Kıs­met olur­sa ile­ri­de oku­yu­cu­lar Ba­u­de­la­i­re­’ın Türk­çe şi­ir­le­ri­ni oku­ya­cak­lar!

Esinti: “Mo­dern Türk Ede­bi­ya­tın­da Fel­se­fe ve Şi­ir iliş­ki­si” te­zi­niz­den bi­raz söz eder mi­si­niz? Şi­i­rin so­ru­nu ne?

K.­S: Bi­lin­di­ği gi­bi, kav­ram­lar­la iş gö­ren fel­se­fe ile im­ge­ler­le ça­lı­şan şi­ir ara­sın­da­ki iliş­ki, ilk çağ­dan gü­nü­mü­ze dek tar­tış­ma­lı bir so­run­dur. Yu­kar­da bi­raz de­ğin­dim bu ko­nu­ya, dil-nes­ne iliş­ki­sin­den söz eder­ken. Fel­se­fe ko­nu­su­na “akıl” ile yö­ne­lir­ken, şi­ir ko­nu­su­na “sez­gi” ve “duy­gu” ile yak­la­şır. Fel­se­fe bi­li­nen kav­ram­lar ara­cı­lı­ğı ile bi­lin­me­yen nes­ne­yi “a­çık­la­ma”ya ça­lı­şır­ken şi­ir öz­ne­yi (şa­i­ri ve oku­ru) sez­gi ve duy­gu yo­luy­la nes­ne­ye (ev­re­ne) a­çar. Fel­se­fe­de “açık­la­ma”­nın bil­ge­sel ni­te­li­ği ağır ba­sar­ken şi­ir­de “açıl­ma” nın var­lık­sal ni­te­li­ği öne çı­kar. He­i­deg­ger’­le bir­lik­te dü­şü­nür­sek, “Şi­ir­de in­san, in­sa­ni ger­çek­li­ği­nin te­me­li üze­rin­de yo­ğun­la­şır. İn­san ora­da din­gin­li­ğe ula­şır ama bu din­gin­lik ey­lem­siz­li­ğin ve dü­şün­ce boş­lu­ğu­nun al­da­tı­cı din­gin­li­ği de­ğil, bü­tün güç­le­rin ve ba­ğın­tı­la­rın ey­lem­li­lik ha­lin­de ol­du­ğu son­suz din­gin­lik­tir.”

­ İn­san var­lı­ğı­nın salt ak­li bir var­lık de­ğil de ay­nı za­man­da ruh­sal bir var­lık ol­du­ğu­nu, ru­hun da akış ve duy­gu bi­le­şen­le­rin­den oluş­tu­ğu­nu (A­ris­to) dü­şün­dü­ğü­müz­de, fel­se­fe ile şi­i­rin, bir­bi­ri­ne kar­şıt gi­bi gö­rü­nen ama as­lın­da tek bir kay­nak­tan, ruh­tan bes­le­nen, ruh­sal (zi­hin­sel) bir et­kin­lik ol­du­ğu­nu gö­rü­rüz. Fel­se­fe­de ruh, dü­şün­me ile iş­ler­ken şi­ir­de ruh im­ge­ler­le, ha­yal gü­cü ile iş­le­mek­te­dir. Ay­nı kay­nak­tan fış­kı­ran fel­se­fe ile şi­i­rin ay­rı ka­rak­ter­ler gös­ter­me­si­nin ne­de­ni, bu iki zi­hin­sel et­kin­li­ğin ey­lem bi­çim­le­ri­nin fark­lı ol­ma­sı­dır. Fel­se­fe, fel­se­fi söy­lem­le (a­kıl yü­rüt­me); şi­ir, şi­ir­sel söy­lem­le (im­ge­ler­le) iş­ler­ken fel­se­fe ile nes­ne­yi “açık­la­ma­ya”, şi­ir­le ev­re­ne “açıl­ma­ya” ça­lı­şır­ken, tek is­te­di­ği­miz “bil­mek” ve “bi­lin­mek”tir. Bir baş­ka de­yiş­le, ” tan­rı­sal yal­nız­lı­ğı­mız­dan kur­tul­mak”­tır.

­ Bu­gün, şi­i­rin so­ru­nu “im­ge­ler de­ni­zi”n­de bo­ğu­şur­ken bo­ğul­ma­mak­tır. İm­ge­ler­le ku­laç at­ma­lı, ka­nat­lan­ma­lı şa­ir ama “şi­i­re düş­man bu dün­ya”­nın öte­sin­de ru­hu­muz için bir va­tan ola­bi­le­ce­ği­ni de his­set­tir­me­li, da­ha­sı bu­nu gös­ter­me­li­dir de.

Esinti:­ Ya­sak­mey­ve Ya­yın­la­rın­dan çı­kan “Tem­muz Sa­ğa­nak­la­rı” ad­lı şi­ir ki­ta­bı­nız­da “öz­gür­lü­ğü­nü ara­yan aşık­la­ra” ses­le­ni­yor­su­nuz, “Aş­kın Me­ta­fi­zi­ği” baş­lık­lı şi­i­ri­ni­zi, aş­kın fel­se­fe­de­ki ve şi­ir­de­ki mer­kez im­ge ye­riy­le bi­ze an­la­tır mı­sı­nız? Aşk, ya­sak ol­du­ğu sü­re­ce öz­gür bir dün­ya ola­bi­lir mi? Su­fi­ler gi­bi siz de aşkı mı arı­yor­su­nuz?

K.­S: Na­sıl ki ge­ce, gün­düz­le; sı­cak, so­ğuk­la; uzak, ya­kın­la; sev­gi, nef­ret­le vb. an­lam­lı ve açım­la­yı­cı olu­yor­sa, ya­ra­tan da ya­ra­tı­lan­la bir bü­tün var­lı­ğa bü­rü­nür. Tan­rı ya­rat­tı­ğı her şey­de, özel­lik­le de in­sanda te­cel­li eder. Bir yur­du var­sa Tan­rı’­nın, o da in­sa­nın yü­re­ği­dir, baş­ka hiç­bir yer de­ğil­dir. Renè Char­’ın da de­di­ği gi­bi “mev­cut ol­ma­yan” ama bi­zim inanç­la “bo­yun eğe­rek” var et­ti­ği­miz Tan­rı, ola­nak­sı­za sı­nır olan tüm ola­nak­la­rın uf­kun­da­dır. Tan­rı iş­te bu­ra­dan ışık tu­tar yolu­mu­za. Ge­le­lim so­ru­nu­za: “öz­gür­lü­ğü­nü ara­yan aşık­lar”dan, “Aş­kın Me­ta­fi­ziği”n­de­ki aş­kın ye­rin­den söz edi­yor­su­nuz. Öz­gür­lük­ten an­la­şı­lan, “son­suz, ba­şı­boş bir ey­lem ala­nı” ise aşk­ta öz­gür­lük yok­tur! Ya­rım ya­rım ya­şa­yan, hep ya­rı­la­rak ya­şa­yan insa­nın kat kat bü­tün­leş­me is­te­ği var­dır aş­kta… Se­ven ve se­vi­le­nin yü­rek­le­ri de ya­ra­la­rı da üst üs­te ge­lir se­vi­şir­ken! Fel­se­fe de şi­ir de ha­ki­kat de an­cak “ya­ra” dan sı­zar in­sa­nın de­rin­li­ği­ne. As­lın­da “ya­ra­sız” in­san­dır “çâ­re­siz olan”, var olu­şu­nun bi­lin­cin­de de­ğil­dir o. Ol­ma­yan ya­ra­nın ça­re­si de yok­tur!

­ Ke­sin bir ta­nım için el­ve­riş­li ol­ma­yan, an­cak ta­şı­dı­ğı an­lam zen­gin­li­ğin­den do­la­yı fi­lo­zof­lar­ca da de­ğer­len­di­ril­me­ye ça­lı­şı­lan aşk, iki te­mel bo­yu­tuy­la ya­ni be­den­sel çe­ki­ci­li­ğin söz ko­nu­su ol­du­ğu “ten­sel aşk” ve bir ide­a­le, so­yut bir var­lı­ğa bağ­la­nmış­lık ve adan­mış­lık­la or­ta­ya çı­kan “tin­sel” aşk bo­yu­tuy­la ken­di­ni gös­te­rir. Aşk bu iki yö­nüy­le de, onun “ne” ol­du­ğu­nu an­lat­ma­ya ça­lı­şan fel­se­fe­den da­ha çok, onun “na­sıl” gö­rün­dü­ğü­nü, onu ya­şa­yan “in­sa­nın hal­le­ri”ni gös­ter­me­ye ça­lı­şan sa­na­tın, özel­lik­le de şi­i­rin ko­nu­su olur.

­ Aşk, aşk ise ya­sak­tır, ha­ram­dır za­ten! Aşk, bi­ze fe­ner gö­re­vi ya­pan ola­nak­sız­ın ta ken­di­si­dir. Ka­ran­lı­ğı ku­şan­mış bir ev­ren­de, biz aş­kın ya­ra­mı­za ışık tu­tan fe­ne­ri ile yü­rü­yüp gi­de­riz bu dün­ya­dan!

­ Ben bir sû­fi mi­yim, yok­sa sû­fi­ler be­nim gi­bi mi­dir­ler? Bu­nu bi­le­mi­yo­rum. An­cak, na­sıl ki Tan­rı’­nın yo­lu in­san­la­rın “ayak iz­le­ri”n­den olu­şu­yor­sa, tan­rı­sal aşk da, baş­ka de­yiş­le “tin­sel aşk” da, “ten­sel ısı”y­la ısın­ma­dan, yan­ma­dan ola­sı de­ğil, di­ye dü­şü­nü­yo­rum. Sev­gi­li­nin göğ­sün­de­ki ter dam­la­sı da gö­zün­de­ki yaş dam­la­sı da ila­hi bir ok­ya­nus­tur be­nim için!

Esinti: Hak­sız­lık kar­şı­sın­da pes et­me­yen bir tu­tu­mu­nuz var. Bu si­zin ba­şı­nı­za ne dert­ler aç­tı? Bi­ri­ni bi­zim­le pay­la­şır mı­sı­nız? Ke­nan Sa­rı­a­li­oğ­lu ge­le­cek­ten ne bek­ler?

K.­S: “E­ge­men sis­tem” ki­me ne yap­tıy­sa, ba­na da öy­le dav­ran­dı. Özel bir “mağ­du­ri­yet” ya­şa­ma­dım bu ko­nu­da. Yal­nız şu ka­da­rı­nı söy­le­ye­yim: Emek­li ola­bil­mek üze­re, ka­muda ve özelde yir­mi beş yı­lı­mı dol­du­ra­bil­mek için tam on üç kez iş de­ğiş­tir­mek zo­run­da kal­dım.­ “Uy­sal” ol­ma­ma­nın ce­za­sı­nı böy­le çek­tim ama hiç­bir za­man ya­kın­ma­dım, hiç­bir “mağ­du­ri­yet”e sı­ğın­ma­dım. Çev­rem­de ya­şa­nan acı­la­rı gör­dük­çe, şu “mağ­du­ri­yet” lâ­fın­dan da uta­nı­rım doğ­ru­su! Ay­rı­ca ben, in­san ken­di bo­yun eğ­me­dik­çe, ona bo­yun eğ­di­ri­le­me­ye­ce­ği­ne ina­nı­rım. Bo­yun eğin­ce, dü­şün­ce de eği­li­yor çün­kü… Or­te­ga Gas­set: “İn­san, ba­şı­na ne gel­diy­se odur” der ya, ben de bu afo­riz­ma­yı ha­tır­lar, Ni­etzsc­he’­nin “amor fa­ti”si­ni be­nim­se­rim: Gö­nül­lü­ce ka­bul ede­rim yaz­gı­mı, onu se­ve­rim. So­yut er­dem­le­ri yü­cel­te­ce­ği­me kü­çük ama so­mut, can­lı, sı­cak te­bes­süm­ler­le pay­la­şı­rım ka­de­ri­mi, ke­de­ri­mi, se­vin­ci­mi… Kim ne dert açar­sa aç­sın ba­na, ben “ağ­zı ka­ran­lık lâ­le” gi­bi açı­lı­rım, is­te­yen her­ke­sin yü­re­ği­ne!

­ Bir der­di­mi pay­laş­ma­mı mı is­ti­yor­su­nuz? O dert si­zin de pa­yı­nı­za düş­müş­tür za­ten, söy­le­ye­yim: Ço­cuk­lar, yok­sul ço­cuk­lar, aç ve çıp­lak ço­cuk­lar, yü­zü­ko­yun kum­sal­lar­da uyu­yan ço­cuk­lar, öl­dü­ğü­nü bi­le an­la­ma­yan ço­cuk­lar!

­ Ke­nan Sa­rı­a­li­oğ­lu ne bek­le­sin ge­le­cek­ten?

­ Ge­le­cek ne ki? Şim­di akan ka­nın ku­ru­muş hâ­li… Geç­miş ne ki? Şim­di akan ka­nın yok ha­li… Şim­di ne pe­ki? Za­ma­nın hiç dur­ma­yan kal­bi… Ke­nan Sa­rı­a­li­oğ­lu hep “şim­di”­nin ço­cu­ğu ola­rak za­man­ın hem oğ­lu hem de ba­ba­sı… Bi­ri­nin hep de­di­ği gi­bi “Ço­cuk adam!”

Esinti: Renè Char’­dan ve bu söy­le­şi­den son­ra di­ye­bi­li­riz ki, söz de ey­lem gi­bi bu öz­gün boş­lu­ğu, bu ko­puk­lu­ğu gi­der­me­ye ça­lış­mak ve do­ğa ile bü­tün­leş­mek için var. Söz, özel­lik­le de de­rin­lik­li şi­ir­sel söz, kö­ke­ne ve ulu im­ge­le­re bu den­li ya­kın­ken bir­çok te­mel it­ki­ye ma­ruz ka­lır ve var ol­ma ar­zu­suy­la çı­kar or­ta­ya. Şi­i­rin var­lı­ğı­nı is­te­yen de akıl de­ğil ruh­tur. Şa­ir ise “va­rol­ma ar­zu­su”y­la var olan ki­şi­dir. Pas­cal Qu­ig­nard­’ın de­di­ği gi­bi, “İn­san, im­ge­si her za­man ek­sik ka­lan yal­nız bir ya­ra­tık­tı. İn­san, is­ter göz­le­ri­ni yu­mup ge­ce düş kur­sun, is­ter göz­le­ri­ni açıp gün ışı­ğın­da ger­çek şey­le­ri dik­kat­le göz­lem­le­sin, is­ter ba­kış­la­rı yö­nü­nü şa­şı­rıp yo­lu­nu yi­tir­sin, is­ter göz­le­ri­ni elin­de tut­tu­ğu ki­ta­ba yö­nelt­sin, is­ter ka­ran­lık­ta otu­rup bir fil­min akı­şı­na ka­pıl­sın ya da ken­di­ni bir tab­lo­yu iz­le­me­ye bı­rak­sın, gör­dü­ğü her şe­yin ar­dın­da bir baş­ka im­ge ara­yan, bu im­ge­yi bul­mak için çır­pı­nıp du­ran bir ba­kış­tı.” Bu­gün, bu­ra­da, bir an­lı­ğı­na da ol­sa dün­ya­ya Ke­nan Sa­rı­a­li­oğ­lu’­nun göz­le­riy­le ba­ka­kal­dık! Şa­ir­ler, iyi ki var­sı­nız! Yok­sa….

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.