Esinti’nin Tarık Akan’la Yaptığı Söyleşi

/ 16 Eylül 2018 / 424 okunma / yorumsuz

 

Esinti: Tarık Akan olmadan önce, 1949 yılında Tarık Tahsin Üregül olarak başlıyor yaşam öykünüz. Bakırköylüsünüz… Sonrasını sizden dinlesek…

Tarık Akan: Anadolu’da büyüdüm. Albay çocuğuyum. Babam emekli olduktan sonra Bakırköy’e yerleştik. İki yıl Makine Mühendisliğinde okudum. Fakat sinema oyuncusu olunca okul ağır geldi, bırakmak zorunda kaldım. Sonra Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdim. Anadolu’da büyümüş olmanın getirdiği birikime sahibim. Bu bu birikim hazine değerini taşıyor. Kültürün ve bilincin geliştikçe bu birikimden nasıl yararlanabileceğini belirliyorsun.

Esinti: Hangi şehirlerde bulundunuz?

Tarık Akan: Erzurum, Kars, Sivas ve Kayseri. Babam emekli olduktan sonra parasızlık çekmeye başladık. Bundan dolayı işportacılık ve cankurtaranlık da dahil pek çok işe girip çıktım.

Esinti: Sinema serüveniniz nasıl başladı?

Tarık Akan: Bakırköy’den çok sanatçı çıktı. Ben Bakırköy’e geldiğimde köy gibi bu yerde on beşe yakın sinema, dört de tiyatro salonu vardı. Bunun yanı sıra oyuncu yetiştiren kurumlar da vardı. Gençler hem tiyatro eğitimi alır, hem de okula giderlerdi. Ben bunların hiç birine girmedim. Ama sürekli sinema salonuna giderdim.

Esinti: 1971 yılında Ses Dergisi’nin yarışmasında birinci oluyorsunuz ve sinema serüveniniz başlıyor. İlk filminiz Solan Bir Yaprak Gibi. 1971 yılında toplam 5 filmde oynayarak romantik jön olarak ünleniyor, kısa sürede yıldızlaşıyorsunuz.

Tarık Akan: Ses Mecmuasının düzenlediği yarışmaya katıldım ama tek amacım oradan para kazanmaktı. Çünkü ilk üçe girenlere para ödülleri vardı. Arkadaşlarım tutturdular seni bu yarışmaya girdireceğiz diye. Mutlaka para kazanırız diye düşünüyorlardı. Bir de baktım ki birinci olmuşum. Sonra para almaya gittik. “Bu yıl para ödülünü kaldırdık” dediler. Sonra dergide çalışan bir dostum beni Yeşilçam’a götürdü. Oradan az bir para aldım. Filmlerde oynamaya başladım.

Esinti: Peki, sonra ne oldu da “Sosyal içerikli”, toplumcu gerçekçi filmlerde oynamaya yöneldiniz? Bu yönelişte Yılmaz Güney sinemasının etkisi ve payı nedir?

Tarık Akan: Hababam Sınıf’ının çekimine başlandığı zamana kadar ne geldiyse oynadım. İkinci Hababam’dan sonra artık salon filmi çekmemeye karar verdim. Öğretmenim Vasıf Öngören idi. Oyunculuk ve dünya görüşümün her şeyini değiştiren insandı. O benim hocamdı. Her şeyimi ona borçluyum. Salon filmleri çekmeyecektim. Çünkü ben o zümrenin çocuğu değildim. Ben bir halk çocuğuydum. Köyden geliyordum. Bu arada pek çok şey yaşadık. O dönemde Yılmaz Ağabey’in Anadolu’da yaptığı bütün filmler büyük gişe yapıyor. Herkes onu konuşuyor. O dönemlerde tanışmıyor olsak da benim için de büyük örnekti Yılmaz Güney. Bunu söylemeden geçemem. Sonra beni Yeşilçam’dan dışladılar. Bütün prodüktörler aşağı yukarı bir buçuk yıl ağırlıklarını koyarak hiç film çektirmediler. Onların istedikleri türde filmlerde oynamazsam bana film çektirmeyeceklerini söylediler. Ben kararımda direttim. Biriktirdiğim paralar bitmek üzereyken Yavuz Özkan’dan Maden filminin senaryosu geldi. Muhteşem bir senaryo. Bir maden işçisini oynayacağım.

Esinti: Türk sinemasına ait maden ile ilgili tek film. Başka da yok. Cüneyt Arkın da sendika liderini oynamıştı. Siz de orada maden işçisini oynamıştınız.

Tarık Akan: Başlarken projede Cüneyt Arkın’ın adı yoktu. Yavuz Özkan, ben, Arif Keskiner ortak bir şirket kurup filmi çekmeye karar verdik. Ama bu sefer de Anadolu’da film gösterimi yapan kişiler filmimizi satın almayacaklarını söylediler. Çünkü sektörü elinde tutan Yeşilçam şirketlerinin baskısı altındaydılar.

Bunun üzerine Yavuz Özkan Cüneyt Arkın’ı sokmamızı önerdi. Ona şöyle söyledim: “Cüneyt Arkın maden işçisi ya da işçi lidei rollerinden hangisini seçeceğine karar versin, ben diğerini kabul ederim” dedim. Cüneyt Arkın İşçi liderini seçti. Sonra ben Cüneyt Arkın’ın anlaşmasını alarak bütün bölgeleri dolaştım. Adana, İzmir, İç Anadolu Bölgesi, Karadeniz Bölgesindeki bütün film satın alan şirketlerle anlaşma yapıp senetler aldım. Çünkü Türkiye’de ilk defa iki star bir arada oynuyodu. O senetleri bir tacire kırdırdık. Elimize geçen parayla da filmi çektik.

Filmi Kütahya Tunçbilek’te çektik. O zaman Enerji Ve Tabii Kaynaklar Bakanı Deniz Baykal’dı. Ona çıktım. ‘Maden size açıktır. İstediğinizi yapın” dedi.

Film büyük iş yaptı. Biz de ortaklar olarak iyi para kazandık. O filmi Ankara’ya sansüre götürürken Yılmaz Ağabey’de o zaman İzmit cezaevindeydi. Sabahın köründe yoldan geçerken hiç tanışmamış olmamıza rağmen ona uğramaya karar verdim. Hapishanenin önünde durdum. Şişman bir müdürün odasına götürdüler beni. Beraber çay içtik. Yılmaz Ağabey geliyor dediler. Koridora çıktım. Kocaman koridorun diğer ucunda kollarını iki yana açmış, bana doğru yürüyor. Bir sarıldı bana, hiç bırakmadı. Dakikalar geçiyor bırakmıyor. Tarıkçığım Yeşilçam’dan gelen ilk kişi sensin, dedi. Sohbet etmeye başladık. Ankara’ya neden gittiğimi anlattım. Bana filmi buraya bırakıp İstanbul’a dönüyorsun, dedi. Bu film negatif dedim, nasıl oynatacaksın sen burada, olmaz, etme, zarardayız, parasızız, borçlarımız var falan derken bana bunu bırak git, yarın sabah da gel al filmini, dedi. Yapacağım bir şey yoktu. Filmi hapishanede bırakıp, İstanbul’a döndüm. Yavuz ile Arif’e olanları anlattım. Hepimiz filmle ne yapacağını merak etmeye başladık. Ertesi gün sabahın köründe kalkıp, hapishaneye gittim. Bütün mahkûmlar ayakta, bana sarılıyorlar, alkışlıyorlar. Merakla sordum. Sen bunu nasıl izledin, makineyi nereden buldun diye sordum. Gece saat ikide, İzmit’teki bir sinema salonundan makineyi söktürüp getirdim, koridora kurdurdum, çarşafları da buraya gerdik, bütün mahkûmlar filmi seyrettik, dedi. Harika, yani olacak şey değil. Mahkûmlardan para da toplamış, zorla bana vermeye çalıştı. Almam dedim kabul etmedi. Buradan çıkamazsın dedi. Ben de kabul ettim. Filmi Ankara’ya götürdüm, sansürden böylelikle çıkardım.

Maden filmini Yılmaz Ağabey seyrettikten epey zaman sonrayı. Zeki Öktem bana Sürü filminin senaryosunu verdi. Sürü muhteşem bir filmdi. O da büyük ilgi gördü. Bazı sinemalara bombalar koydular. Film yasaklandı. Arkasından diğer filmler geldi.

Esinti: Nehir’le başlayan yeni süreçte, “Maden, Sürü, Yol, Kanal” gibi filmlerde oynayarak toplumcu filmlerin de aranan oyuncusu, yıldızı oluyorsunuz. Peki sonra?

Tarık Akan: Bu yol devrimci bir yoldur. Bu yola sanatını, kendini koymaya başladığın andan itibaren şu zorlukları göze alman gerekiyor. Bir; para yoktur. İki; her türlü baskı vardır. Üç; hapishane vardır. Dört; ölüm vardır. Bunların hepsini göze alırsan o işte yürüyebilirsin. Bunları baştan bilmen gerekmektedir. Tesadüfen yapılacak işler değillerdir. Neticede, bunların hepsini göze aldım. Ölüm dışında hepsi de başıma geldi.

Esinti: Sinemanın tekelini ellerinde bulunduranların koşullarını kabul etmediğiniz takdirde bir sanatçının başına gelebilecekleri çok güzel anlattınız. Aynı zamanda siz direnen sanatçının da yapabileceklerinin çok güzel bir örneğisiniz. Aynı şey sizin kitabınız içinde yapıldı.

Tarık Akan: Bu gayet normal… Şu anda bile baktığınızda Shakespeare’in oyunu yasaklanıyor. Dört yüz yıl önce yazılmış oyunları yayından kaldıran bir ülke haline geldik. Böyle demokratik olmayan toplumların idaresinde mantık şudur; tüm sanatçılar benden yana olmalıdır. Benden yana olmayanı karartırım, yok ederim, hapse atarım, gerekirse ülkeyi terk etsinler. Veyahut başlarına gelebilecek saymadığım birçok olay vardır. Otoriter yönetimlerin hepsinde bu vardır. Bizde bunu ülkemizde yaşıyoruz. Gittikçe de daha acılarını yaşayacağız.

Esinti: 12 Eylül sizce ne anlama geliyor, neleri çağrıştırıyor?

Tarık Akan: 12 Eylül’de atılan tohumlar şimdi ağaç haline geldi. 12 Eylül’den de öteye 1971 yılına gitmek lazım. 1971 yılının öncesinde topluma baktığında daha demokratik, laik bir çizgide ilerlerken bundan rahatsız olan emperyal güçler 1971 yılında bir darbeyi ortaya koyuyorlar. Tam olarak tutmuyor. Oturtamıyorlar yaptıklarını. Bunun üzerine daha ağırını 1980 darbesini yapıyorlar. Orada ortaya atılan bütün yaptırımlara baktığın zaman şimdikinin tohumlarının oradan başladığını görüyoruz. Bu çok acıdır ülke için. Ülke çok şey kaybetmiştir.

Esinti: 12 Eylül’de yargılandınız, ceza aldınız. Kısaca bu dönemden ve sonrasında yazdığınız “Anne Kafamda Bit Var” kitabının yaratım sürecinden söz edebilir misiniz?

Tarık Akan: İlk tutuklandığım zaman hapishane müdürü beni aşağılayarak; şimdi sen bunun kitabını da yazarsın, dedi. Arkasından da bana küfür etti. Tabii o zaman cevap da veremiyorsun. Sonra hücreye gittiğim zaman bunun kitabını yazmak bir yana filmini bile çekerim, dedim. Filmine başladım ama bitiremedim. Olmadı. Başaramadım. Beceremedim. Ama filmden önce kitabı çıkartmıştım. Benim çektiğim acı diğerlerinin yanında solda sıfır kalır. Türkiye’de başına gelmedik şey kalmayan binlerce genç vardı. Benimkisi topu topu doksan günlük bir mahkûmiyetti. Bu nedenle simgesel bir örnekti. Benim başıma bunlar geliyorsa, diğer gençlerin başına gelenler bunun yüz katı geliyor demek istedim. Okuyanlar da bunu anladılar zaten.

Esinti: Tarık Akan, politik duruşunu değiştirmeden, haksızlığa, hukuksuzluğa adaletsizliğe karşı hep dik durdu; bugün de bu tutumunu sürdürüyor. Peki, nasıl bir gelecek görüyor?

Tarık Akan: Biraz olsun okuyan, biraz olsun kafası çalışan, yargılayan, düşünen kişilerin bildiği şeyler. Türkiye bir facia noktasında. Bu açılan çukurlar, tahribat tamir edilemeyecek boyutlarda. Çok kötü günlere, düzelemeyecek günlere doğru gidiyor Türkiye. Çok huzursuzum bu konuda.

Esinti: Katılım yönünden bakacak olursak sizin ve sizin gibi bakan sanatçıların sayısı azalmış gibi görünüyor.

Tarık Akan: Ben buna katılmıyorum. İlle de her sanatçı fizik olarak ön safta yer almak zorunda değil. Benim tanıdığım sanatçı dostlarımın tamamıyla beyin olarak aynı yerdeyiz. Biz çizginin biraz önünde olabiliriz. Onlar da bedenen olmasalar da beyin olarak bizimle oradalar. Bu o kadar önemli değil. Böyle olmayan o kadar az sanatçı var ki. İsim vermek istemiyorum. Ama toplasan üç, beş kişidir.

Esinti: Bu çok sevindirici. Çünkü o camianın içerisinde olan sizsiniz. Daha yakından tanıyorsunuz.

Tarık Akan: Evet. Sanatçı dediğim zaman müzisyeninden, sinemacısına kadar herkes. Hatta tiyatrocuların tamamı öyledir. Edebiyatçılar da öyledir. Görsel sanatlarda yer alanlardan da üçü beşi dışında yine tamamı öyledir. Normaldir o da.

Esinti: Sinema alanında bugün neler yapabiliyor, neler yapmayı planlıyorsunuz; yeni projeleriniz veya çalışmalarınız var mı?

Ben Nazım Hikmet Vakfı’nın başkan yardımcısıyım. Aynı zamanda kurucularındanım. Belki satılır da vakıf para kazanır umuduyla vakıf adına belgeseller çekiyoruz. Belgesellerin hepsi tarihe ilişkin. Bunlar için hiçbir kurum ve kuruluştan ön katkı ve para almadan sevgili kameraman dostum Colin Mounier ve eşi ile beraber çıkarıyoruz. Kars’taki heykele ucube denmeden önce çektiğimiz Mehmet Aksoy belgeseli. Bir heykeltıraşın ne menem bir şey olduğunu anlatır. Köy Enstitüleri, herkes köy enstitülerinin belgeselini çekmiştir ama bu farklı bir belgesel. Afrodisias; bugün Türkiye’de yaşayıp da adını bile bilmeyen Türk vatandaşları vardır. “Anadolu’da Roma” “Karun Hazineleri” ve “Perge Antik Kenti” belgeselleri çıkacak. Onlardan sonra da İznik Belgeseli çıkacak. İznik çok önemlidir.

Esinti: Dizi oyunculuğunun popüler olduğu bir dönemdeyiz ama sizi bu dizilerde göremiyoruz. Bunun sebebi nedir?

Tarık Akan: Bu konuyu geçelim.

Esinti: Sanatçılıktan, eğitimciliğe geçmeye nasıl karar verdiniz? Eğitimcilik nasıl bir şey?

Tarık Akan: Bir toplumun ana damarı, can damarıdır eğitim. Türkiye’de doğru eğitim Mustafa Kemal ile başladı. Fakat daha sonrasında o zamandan günümüze kadar iktidara gelenlerin yanlış bakış açıları ile eğitim sistemimiz maalesef acı bir noktaya geldi. Hele bu son dönemde iktidar eğitimi politikleştirdi. Eğitimi anti laik, anti Atatürkçü, demokrasiden eser kalmamış, inançlı İslami bir toplum nasıl yaratılır mantığıyla kullanmakta. Bu bir faciadır. Atatürk ilkelerine yakışmayan bir yaptırımlardır maalesef. Bakalım sonuçları ne olacak merak ediyorum.

Esinti: Tarık Bey, teşekkür ederiz, çalışmalarınızda başarılar dileriz.

KASABADAN ESİNTİ 5. SAYI (Mehmet Özgür Ersan-Diydem Deniz Koç)

 

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.