Edebiyatta Çıraklık Dönemimiz / Afşar Timuçin

/ 5 Eylül 2018 / 161 okunma / yorumsuz

 

Afşar TİMUÇİN

E­de­bi­ya­ta baş­la­dı­ğı­mız yıl­lar­da, 1960­’ın bi­raz ön­ce­sin­de adı bi­li­nen ve bel­li bir ağır­lı­ğı olan ede­bi­yat adam­la­rı­nın özel­lik­le şa­ir­le­rin sa­yı­sı az de­ğil­di. O za­man­lar genç in­san­lar ara­sın­da ede­bi­ya­ta me­rak­lı olan­lar hiç de az de­ğil­di. Bu­nun bir yan­sı­ma­sı ga­ze­te say­fa­la­rın­da ve der­gi­ler­de bir yan­sı­ma­sı da ede­bi­yat ma­ti­ne­le­rin­de gö­rü­lür­dü. Şim­di düş bi­le de­ğil­dir gü­nün bir­kaç sa­a­tin­de in­san­la­rın kış de­me­den yaz de­me­den bir sa­lo­nu tık­lım tık­lım dol­du­rup şi­ir ya da öy­kü din­le­me­si. Ede­bi­yat ma­ti­ne­le­ri da­ha çok li­se­ler­de ya­pı­lır­dı. Li­se­ler­de ede­bi­yat kol­la­rı var­dı. Bu ma­ti­ne­ci­lik işi­nin tav­sar gi­bi ol­du­ğu bir sı­ra­da biz ye­ni bir ateş­le­me için dav­ran­dık. Biz kim miy­dik? İs­tan­bul Er­kek Li­se­si’­nin 5-E sı­nı­fın­da oku­yan sı­ra­dan öğ­ren­ci­ler­dik. Ar­ka­da­şım Tur­gay Ol­cay­to ile ben kol­la­rı sı­va­dık, bü­tün li­se­le­rin ede­bi­yat ko­lu baş­kan­la­rı­nı ve yar­dım­cı­la­rı­nı oku­lu­mu­za ça­ğır­dık. Kan­dil­li Kız Li­se­si’­nin dı­şın­da bü­tün li­se­ler çağ­rı­mı­za olum­lu ya­nıt ver­di. Kan­dil­li­li­ler sık sık yi­ne­le­nen bu top­lan­tı­la­ra da bu top­lan­tı­lar­da ta­sar­la­nan ede­bi­yat ma­ti­ne­le­ri­ne de hiç ka­tıl­ma­dı­lar.

­Biz­ler o dö­nem­de genç­li­ğin de ver­di­ği he­ye­can­la da­ha çok Fa­ruk Na­fiz Çam­lı­bel şi­ri­ni­nin et­ki­sin­dey­dik. On­da dü­şü­nü bi­le ku­ra­ma­ya­ca­ğı­mız renk­li ve bu­ğu­lu ya­şam­la­rın öz­lem­le­ri var­dı: “Yu­va­mı çi­çek­le­dim sen bir me­lek­sin di­ye / Yol­la­rı­nı bek­le­dim gö­rü­ne­cek­sin di­ye…” Ne­cip Fa­zıl Kı­sa­kü­rek de biz­le­ri da­ha çok o dil­den di­le do­la­şan Kal­dı­rım­lar şi­i­riy­le ken­di­ne çe­ki­yor­du. Onun baş­ka bir­kaç şi­i­ri­ni da­ha ez­ber­le­miş­tik: “Bu yağ­mur bu yağ­mur bu kıl­dan in­ce / Öpüş­ten yu­mu­şak ya­ğan bu yağ­mur…” Na­zım Hik­met bi­lin­me­zin deh­liz­le­ri­ne ka­pa­tıl­mış­tı. Bu­gün­kü gi­bi de­ğil­di hiç­bir şey. O za­man­lar ba­si­tin ve ba­ya­ğı­nın sa­nat be­ğe­ni­le­ri­ni he­nüz bü­tün bü­tün ele ge­çi­re­me­di­ği za­man­lar­dı, bir baş­ka de­yiş­le bi­le­nin bil­me­yen­den iyi­ce ay­rıl­dı­ğı za­man­lar­dı. Ap­tal iki pa­ra­lık cep te­le­fon­la­rı­nın za­val­lı dün­ya­la­rı­mı­zı tut­sak et­me­di­ği za­man­lar­dı. Şi­i­rin ya­şam­da bir ye­ri var­dı, şi­ir de bu­gün ol­du­ğu gi­bi boy­nu bü­kük do­la­şır du­rum­da de­ğil­di. Dün­ya­la­rı­mı­za o za­man­lar çok baş­ka de­ğer­le­rin ege­men ol­du­ğu­nu dü­şün­mez­sek ede­bi­yat ma­ti­ne­le­ri­ni salt eğ­len­ce top­lan­tı­la­rı di­ye gö­re­bi­li­riz.

Bu ma­ti­ne­ler­de da­ha çok öğ­ren­ci­ler şi­ir­le­ri­ni ve öy­kü­le­ri­ni okur­lar­dı. Bu ara­da de­ne­me adı al­tın­da yaz­dık­la­rı aşk ya­zı­la­rı­nı oku­yan genç­ler de olur­du. Bu ya­zı­lar bir tür gel sev­gi­li gel ya­zı­la­rıy­dı ama o dö­nem­de sev­gi­li ge­len bir şey de­ğil­di yal­nız­ca bek­le­nen bir şey­di. Sen is­te­di­ğin ka­dar şa­kı şey­da bül­bül gi­bi, ya­nı­yo­rum de bit­tim öl­düm de ne ya­par­san yap kar­şı ya­ka­dan kim­se se­nin se­si­ne ses ver­me­ye­cek­tir. En azın­dan sev­gi de­nen bir şe­yin var­lı­ğı­na ina­nı­lı­yor­du. Ede­bi­yat ma­ti­ne­le­ri giz­li­den giz­li­ye aşk ilan et­me ye­riy­di. Bu ara­da sü­zül­me­ler, ah vah ediş­ler, göz süz­me­ler, iç çe­kiş­ler bu ma­ti­ne­le­rin vaz­ge­çil­mez renk­le­ri­ni oluş­tu­ru­yor­du. Öy­le­si­ne ek­sik ya­şa­yan genç in­san­lar ge­ne de ba­na sev­gi­li­yi ge­tir­me­yen ede­bi­yat ye­rin di­bi­ne bat­sın de­mez­ler, can­la baş­la ede­bi­yat üret­me­ye ça­lı­şır­lar­dı. Bun­la­rın bü­yük­çe bir bö­lü­mü eli ek­mek tu­tup ya­şam ar­ka­da­şı­nı bul­duk­tan ve ra­hat­la­dık­tan son­ra ede­bi­yat da ney­miş de­yip çı­kıp git­miş ola­bi­lir. Her an­lam­da ra­hat­la­dık­tan son­ra da ede­bi­ya­tı bı­rak­ma­mış­sak bu işi hiç de­ğil­se ya­rım ya­ma­lak bir il­giy­le de ol­sa sür­dü­re­ce­ğiz de­mek­tir.

­Bu ma­ti­ne­ler ger­çek­te öğ­ren­ci ma­ti­ne­le­riy­di ama za­man za­man ede­bi­yat­çı kim­li­ği­ne ulaş­mış ki­şi­le­ri de ora­lar­da gör­mek ola­sıy­dı. Bel­ki de en çok gö­rü­nen ki­şi par­la­yan ka­fa­sıy­la ve bi­raz da üs­tü­ne ba­sa ba­sa abart­tı­ğı da­vu­di se­siy­le Or­han Han­çer­li­oğ­lu’y­du. Ede­bi­yat öğ­ret­me­ni olan şa­ir­ler ora­da hem ko­nuk hem ev sa­hi­bi sı­fa­tıy­la bu­lu­nur­lar­dı. Bun­la­rın ba­şın­da Ga­la­ta­sa­ray­’ın öğ­ret­me­ni Ze­ki Ömer Def­ne’y­le Ka­ba­taş­’ın öğ­ret­me­ni Beh­çet Ne­ca­ti­gil var­dı. Ze­ki Ömer Def­ne’­nin şi­ir­le­ri çe­ki­lir gi­bi de­ğil­di. O şi­ir oku­ma­ya geç­me­den ön­ce bi­raz anı an­la­tır ve bu ara­da bir­çok ko­nu­da gö­rüş bil­di­rir­di. Yah­ya Ke­mal­’in çev­re­sin­den ol­du­ğu için sö­zü dön­dü­rür do­laş­tı­rır o “bü­yük şa­ir­” e ge­ti­rir­di: “Ne ya­pı­yor­sun şa­ir de­dim Yah­ya Ke­mal­’e…” Ma­ti­ne­le­rin renk­li ki­şi­le­rin­den bi­ri de ufa­cık te­fe­cik Ta­hir Kut­si Ma­kal’­dı. O kü­çü­cük adam ka­sı­la ka­sı­la sah­ne­ye çı­kar, o kas­vet­li şi­ir­le­rin­den bir­kaç ta­ne­si­ni oku­yup mu­zaf­fer bir ko­mu­tan gi­bi sah­ne­den iner­di. Ya­rış­ma­lı top­lan­tı­lar­da onun Fa­kir işi ad­lı şi­ir ki­ta­bı ka­za­na­na ar­ma­ğan ola­rak ve­ri­lir­di. Yel­ken der­gi­si­nin dü­me­ni­ne Rük­ned­din Re­su­loğ­lu bü­yü­ğü­müz bir ara Ta­hir Kut­si’­yi koy­muş­tu. Ka­ba­taş’­da­ki ma­ti­ne­ler­den bi­ri­ne git­ti­ği­miz­de gü­zel bir ha­ber al­dık: Rük­ned­din Bey ve Ta­hir Kut­si bir teyp ge­tir­miş­ler­di, bi­ze Or­han Ve­li’­nin se­si­ni din­le­te­cek­ler­di. Sah­ne­ye çık­tı­lar. Düğ­me­ye ba­sar bas­maz Or­han Ve­li da­ha iki söz söy­le­me­miş­ti ki teyp­ten alev­ler yük­sel­di. Rük­ned­din Bey ge­niş ke­nar­lı o çok ün­lü fötr şap­ka­sıy­la yan­gı­nı yel­pa­ze­ler­ken Ta­hir Kut­si göz­le­ri­ni bel­li bir nok­ta­ya dik­miş öy­le­ce ba­kı­yor­du.

­Yel­ken der­gi­si uzun­ca bir sü­re Şük­ran Kur­da­kul­’un yö­ne­ti­min­de çık­tı. Ya­zar­la­rı da ge­nel­de biz genç­ler­dik. Der­gi­nin sü­rek­li ya­zar­la­rı ara­sın­da Asım Be­zir­ci ağa­be­yi­miz ve in­dir­ge­ne­mez Ada­na­lı ha­va­sıy­la De­mir­taş Cey­hun da var­dı. Diş­le­ri­nin ara­sın­dan ha­va üf­le­ye­rek gü­len ve gü­nün her sa­a­tin­de ken­di deyi­şiy­le Be­yoğ­lu’­nu ka­zı­yan Se­zer Tan­suğ­’u da unut­ma­mak ko­şu­luy­la. Asım Be­zir­ci ağa­be­yi­miz içer­de yat­mış­lar­dan­dı, bu yüz­den çe­ki­nik­ti. Bir sü­re ya­zı­la­rı­nı Ha­lis Aca­rı tak­ma adıy­la yaz­dı. Bir ara Ab­dül­hak Ha­mit ve Ta­rık pi­ye­si ad­lı uzun ya­zı­sı­nı der­gi­de tef­ri­ka et­tir­di. Bu bel­ki de onun bi­tir­me te­ziy­di. Söz­ko­nu­su ya­zı­da dip­not­la­rı ne­re­dey­se ya­zı­nın iki ka­tıy­dı. Asım ağa­bey bu ya­zı­sıy­la in­san­la­rı bez­dir­di, der­gi say­fa­la­rı­nı ki­lit­le­di, da­ha çok da diz­gi­ci­le­re yan­dım Al­lah de­dirt­ti. O za­man diz­gi bas­kı iş­le­ri çok zor­du, her sa­tır için ay­rı kur­şun dö­kü­lür­dü. Diz­gi­ci ya da mü­ret­tip yıl­mış bu iş­ten, ya­zı­lar­dan bi­ri­nin so­nu­na gö­nül­den şöy­le bir cüm­le ek­le­miş: “Am­ma da ke­ser­miş­sin be Asım Be­zir­ci ağa­be­yi­miz.” Dü­zelt­me­le­ri ya­par­ken pro­va­da bu ek­le­me­yi gö­rün­ce çok gül­dük. İş­çi kar­de­şi­mi­zin bir şa­ka­sın­dır de­dik. İkin­ci pro­va­da bak­tık bu ta­kın­tı ge­ne du­ru­yor. Aman us­ta­cı­ğım şa­ka ta­mam da unu­tu­lur­sa ayıp olur de­dik. Unu­tul­maz de­di. Ada­mın öf­ke­si na­sıl bir öf­ke ki ya­zı bu ek­le­me cüm­ley­le ba­sıl­dı. Bu de­fa Asım ağa­be­yin öf­ke­si­ni gö­re­cek­ti­niz. O ufak te­fek adam ye­rin­de du­ra­mı­yor, bir ora­ya bir bu­ra­ya ko­şu­yor­du. Bu adam ben­den özür di­le­ye­cek di­yor­du. “O adam” bir gün Şük­ran Kur­da­kul­’un Gü­müş­su­yu’n­da­ki dük­ka­nı­na gel­di ya da da­ha doğ­ru­su ge­ti­ril­di. Şa­ka­cı bi­riy­di, gül­mek­ten ken­di­ni ala­mı­yor­du. Bo­yu iki met­re­ye ya­kın iri­ya­rı bir adam­dı. Asım ağa­bey de kı­sa­cık. Ada­mı bir yum­ruk­la­ma­dı­ğı kal­dı. Adam­ca­ğız gül­me­si­ni tu­ta­bil­se bir şey­ler söy­le­ye­cek. Bu iş ora­da söz­de tat­lı­ya bağ­lan­dı ama biz uzun sü­re bu ek­len­ti cüm­le­yi di­li­mi­ze pe­le­senk et­tik. Mat­ba­a­cı­nın yap­tık­la­rı bu­nun­la bit­me­di. Arif Da­mar­’ın Ke­di ak­lı ad­lı ki­ta­bı­nın ila­nı­nı ıs­rar­la bir­kaç sa­yı­da Ken­di ak­lı di­ye bas­tı ör­ne­ğin. Da­ha ne­ler ne­ler…

­Şük­ran Kur­da­kul­’un Ataç ki­ta­be­vi Gü­müş­su­yu’n­da İs­tan­bul Tek­nik Üni­ver­si­te­si’­nin tam kar­şı­sın­day­dı. Yel­ken ora­dan yö­ne­til­di. Bir za­man son­ra ağa­be­yi­miz ki­tap ya­yın­la­ma işi­ni ge­niş­le­tin­ce Vi­la­yet­’in kar­şı­sın­da Gün­cer Han­’a ta­şın­dı. Der­gi­nin mer­ke­zi bu de­fa Rük­ned­din Bey­’in Ka­ra­köy’­de­ki bü­ro­su­na kay­dı. Der­gi­den Gü­rol Sö­zen ve ben so­rum­luy­duk. Rük­ned­din Bey’­le ge­çi­ne­mi­yor­duk. Rük­ned­din Bey alış­tır­mış bi­ri­le­ri­ni, adam­lar iki­de bir onun hu­zu­ru­nu ka­çı­rı­yor­lar­mış. Şu­be­den ge­len­ler­den ya­kı­nır­dı pat­ro­nu­muz. “Ya­hu ço­cuk­lar ne olur ko­mü­nist­lik yap­ma­yın. He­ri­fin bi­ri ge­ne gel­di. Bu­yur et­tik oturt­tuk. Hep de öğ­le vak­ti ge­li­yor. Ben şöy­le bir na­ma­za gi­dip ge­le­yim de­dim çık­tım do­laş­tım, bel­ki bı­kar otur­mak­tan da gi­der di­ye. Dön­düm ki ge­ne otu­ru­yor. Ye­me­ğe gö­tür­düm he­ri­fi. Köf­te­ci­yi de be­ğen­mi­yor. Ya­hu ben bu­na mec­bur mu­yum ço­cuk­lar. Ne olur­su­nuz ko­mü­nist­lik yap­ma­yın ar­tık.” So­rar­dık, gös­ter ko­mü­nist­li­ğin ne­re­de ol­du­ğu­nu der­dik, ben ne bi­le­yim der­di, adam öy­le di­yor. O ko­şul­lar­da der­gi­den ay­rıl­mak zo­run­da kal­dık. Geç­miş za­man, şim­di pek bi­le­mi­yo­rum, biz mi ay­rıl­dık der­gi­den yok­sa Rük­ned­din bey mi bi­zi kov­du.

­Böy­le­ce bir ucun­dan ede­bi­yat çev­re­si­ne gir­miş ol­duk. Ba­zı­la­rı epey­ce tanın­mış olan bir or­ta yaş­lı ve yaş­lı ede­bi­yat­çı­lar top­lu­lu­ğuy­la ta­nış­mak, za­man za­man on­la­rın iç­ki sof­ra­la­rı­na ka­bul edil­mek ho­şu­mu­za gi­di­yor­du. Bu ki­şi­le­rin bü­yük bir bö­lü­mü sol­cu­luk­tan ha­pis ya­tıp çık­mış kim­se­ler­di. Mah­ke­me ve ha­pis­ha­ne anı­la­rı­nı an­la­tır­ken bir sa­vun­ma ha­va­sı­na gi­ri­yor­lar­dı. En çok üze­rin­de dur­duk­la­rı iki ko­nu­dan bi­ri çö­zül­me öbü­rü muh­bir­lik­ti. Bu mu­hab­bet bir za­man son­ra be­ni çek­me­me­ye baş­la­dı. An­cak ge­ne bu ağa­bey­ler­le hep bir­lik­te ola­cak­tık, baş­ka ya­pı­la­cak bir şey yok­tu. İç­le­rin­de yal­nız At­ti­la İl­han il­ginç gö­rü­nü­yor­du ba­na. O ka­ba sol­cu­luk so­run­la­rın­da sı­nır­lan­mı­yor­du, hiç dü­şün­me­di­ği­miz ve dü­şü­ne­me­ye­ce­ği­miz pek­çok şey­den sö­ze­de­bi­li­yor­du za­man za­man. Öbür­le­ri­ne gö­re da­ha de­rin ve da­ha ge­niş bir kül­tü­rü var­dı. Ken­di­si­ni çok­ça önem­si­yor ol­ma­sı da pek ra­hat­sız edi­ci gö­rün­mü­yor­du biz­le­re: ken­di­ne gü­ve­ni tam­dı. Şi­ir­le­ri dil­den di­le do­la­şan bir şa­ir ol­ma­nın erin­ci­ni ya­şı­yor­du bes­bel­li ve bes­bel­li öbür­le­ri­ne bi­raz yu­ka­rı­dan ba­kı­yor­du. O hiç iç­ki iç­mez­di, onu da­ha çok Bay­lan pas­ta­ne­sin­de bi­ri­le­riy­le soh­bet eder­ken bu­lur­du­nuz. Biz­le­ri evi­ne ça­ğı­rır­dı za­man za­man.

­Son­ra he­pi­miz bir yer­le­re sav­rul­duk. Bir öl­çü­de kop­tuk bir­bi­ri­miz­den. Şim­di yaş­lı­lı­ğı­mız­da kırk yıl­da bir bir yer­ler­de bu­lu­şup gö­rü­şür­sek gö­zü­müz evin yo­lun­da olu­yor. Genç­li­ğin ta­ze­li­ği için­de kur­du­ğu­muz gü­zel ya­kın­lık­la­rı ko­ru­ya­ma­dık de­mek ki. Da­ha gü­zel ya­şa­mak­la da­ha doğ­ru ya­şa­mak ara­sın­da “ter­cih”­le­ri­miz ol­du. Ge­ne de kim­se­ye kı­rıl­ma­dık ya da öy­le gö­rün­dük. Boş­ve­rip ken­di işi­mi­ze bak­tık. Yal­nız­lık­ta da mut­lu olu­na­bil­di­ği­ni an­la­mış­tık çün­kü. Gi­de­nin ar­ka­sın­dan bak­ma­mak gi­bi bir ra­hat­lı­ğı edin­miş­tik. Ge­ne de kırk yıl­da bir bir ara­ya ge­lir­sek iyi olu­yor, en azın­dan ba­yat­la­mış bü­züş­müş ku­ru­muş kal­mış anı­la­rı­mı­zı ta­ze­li­yo­ruz. Ço­ğu­muz bü­yük sa­vaş­lar­dan dön­müş bi­rer Odys­se­us ha­va­sın­da din­len­me­ye çe­kil­dik. Ar­tık ufak ufak has­ta­la­nıp öl­me­le­re de baş­la­dık, bu ara­da Pe­no­lo­pe’­le­rin de ço­ğu iyi du­rum­da de­ğil. Çok şey­ler yap­mış gi­bi du­ru­yor olu­şu­muz kim­se­yi al­dat­ma­sın, dev­rim­ci­lik­ten yo­la çı­kıp ya­şam us­ta­lı­ğı­na yö­nel­dik. Du­ma­nı doğ­ru çık­sın, ge­ri­si ko­lay di­ye dü­şün­müş ola­bi­li­riz. Bil­di­ği­miz gü­zel şey­le­ri unut­ma­ya baş­la­dık. En azın­dan şim­di­lik bir sof­ra­yı pay­laş­ma­yı be­ce­re­bi­li­yo­ruz, son­ra­ki­le­rin yap­tı­ğı gi­bi bir de onu unu­tur­sak çok kö­tü olur. Bir ge­le­ce­ği pay­la­şa­cak­tık oy­sa. Ne ge­zer!

(Kaynak: Kaabadan Esinti, Sayı: 8, Sonbahar 2015)

 

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.