Edebiyatın Aşılmaz Duyguları: Yalnızlık

/ 6 Ağustos 2016 / 21 okunma / 1 Yorum

Kaan Tanyeri

Edebiyatın aşılmaz duyguları var, acı gibi, melankolya gibi ya da yalnızlık gibi. Her nerede ve ne zaman olursa olsun insan, eğer edebiyatın şairane ruhlu bir yazarı, şairi ya da okuyucusuysa bu duygulardan kaçamaz. Kaçamadığı gibi biraz da kendisini bu duyguların içine itmek ister. Çünkü iklim, sadece coğrafyalara özgü değildir. Edebiyatında iklimleri vardır. İşte bu iklimlerden söz edeceğiz bir süre. Bugünkü konumuz: yalnızlık…

Yalnızlık, ama ne tür bir yalnızlık? Bir yalnızlık vardır, muhalif ruhlu kişilerin devlet ya da baskın ideolojiler karşısındaki yalnızlığıdır. Yaşamsal olarak en güç yalnızlık budur. Büyük tehlikeler içerir. Belki o kişiyi ölüme sürükleyecektir, belki de hapishanelere düşürecektir. Her şeyini yitirme riskiyle yaşamayı göze almıştır bu tür yalnızlık çeken kişiler ve daha çok sanattan, indirgediğimizde şairlerden çıkar. Ama özellikle 80’lerden sonra kapitalizmin bu kadar azgınlaştığı; ideolojilerin, ütopyaların değer yitirdiği, modern yaşamın dünyaya tamamen hükmettiği, bireyin toplum için feda edilemez düşüncesinin yaygınlaştığı dönemde bu yalnızlığı çeken şairlere pek rastlamıyoruz.

Bir başka yalnızlık vardır, yalnızlık izlenimi vermeye çalışanların zoraki yalnızlıklarıdır. Edebiyata girebilmek için yalnızlığı şart gören, karakteri henüz oturmayan kişilerin yalnızlığıdır. Bu yalnızlık türünde kendisini şair tavrına sokmak isteyen kişiler, kasıtlı olarak bohem yaşamaya başlarlar ve inzivaya çekilirler. İçlerinden gelmeyen duyguları yaşamak için adeta çabalarlar. Yoğun duygusal travmalar içine girmek için can atarlar. Hep okudukları yazar Oğuz Atay’dır, Oğuz Atay’ın yalnızlığını anlamak yerine ustanın romanlarından alımladıkları etkiyle kendi kendisine ket vuran, zoraki bir yalnızlıktır bu. Sanırım son dönemlerde yaygın olarak görüyoruz.

Bir diğer yalnızlık ise kalabalıklar içinde bile olsa kendisini tam olarak oraya ait hissedememe yalnızlığıdır ki işte, gerçek yalnızlık budur. Yüreği hep başka bir yerdedir; başka bir şeye, başka birisine aittir sanki ve nereye ait olduğunu hep arayacak ama hiç bulamayacaktır. Tek başınayken de yalnızdır, kalabalıklar içindeyken de. Belki de yalnızlığını yenmesini sağlayacak kendisini ait hissettiği aşkını bulur ama sevgilisiyle birlikteyken de yine yalnızlık çeker. Yüreğinin sahibine ulamıştır ama ulaştıkça ulaşılmaz olarak görür onu bu kez de. Edebiyatların kalıcı sanatçıları çoğunlukla bu yalnızlıktadır. Oğuz Atay, “Yalnızlığımın yalnız bana zararı dokundu” der, öyleyse başkalarına hiçbir zarar vermeyen ama yalnızlığı çekeni kemiren güçlü bir duygudur. Duygusal olarak da en zor yalnızlık budur çünkü bu grubun hayatları boyunca kalplerini esir alan ama asla ulaşılamayan aşkları vardır. Bunun yanında kırılmaz zincirlerin birbirine bağladığı duygular yaşanır: Yalnızlık, aşk acısı, melankolya gibi. Bir silsiledir ve birbirinin ön koşulu duygulardır neredeyse. Aşk acısı çekmeden yalnız kalan bir şair bulamayız ya da aşk acısı çekip de bunu önemsemeden coşku içinde, neşe içinde yaşayan da bir şair bulamayız. Birbirini bütünleyen durumlardır.

Edebiyatın aşılmaz duygularını konuşacağız. Yalnızlık dersinin sadık öğretmenlerini işleyeceğiz bir sonraki yazımızda. İlk dersimiz Orhan Veli’de yalnızlık… İlginç bir konu değil mi? Umarım, yalnız değilsinizdir. Çekici olduğu kadar, yaşaması da ağır bir yük… Kalabalıklara ait hissettiğimiz birlikteliklerde buluşalım.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

Edebiyatın Aşılmaz Duyguları: Yalnızlık (1 Yorum)