Dilek Özkan’la “Birkaç Porsiyon Hayat” Üzerine

/ 31 Ocak 2019 / 59 kez okunmuştur / yorumsuz

Dilek Özkan’ın Birkaç Porsiyon Hayat isimli kitabı, geçtiğimiz günlerde Kaos Çocuk Parkı Yayınları Dip serisinden okurla buluştu. Özkan’a yeni çıkan kitabını ve şiir hakkındaki düşüncelerini sorduk.

Dilek Özkan’la “Birkaç Porsiyon Hayat” Üzerine

  • Kaan TANYERİ: Sizi daha yakından tanımak istiyoruz. Dilek Özkan kimdir, edebiyat dünyasındaki yerini geçmişten günümüze nasıl çizersiniz?

İzmir’de doğdum. İlk, orta öğrenim ve liseyi bu kentte okudum.Çağdaş, Elif, Ekin adında üç çocuğum var. On iki yıl önce Veysel Çolak ile tanıştım ve onun Karşıyaka Belediyesine ait  atölyesine katılımcı oldum. Ve halen devam etmekteyim, şiir üzerinde düşünmenin ve gelişimin sınırsız olduğunu düşünüyorum. İlk kitabım 2015 yılında “Bir Uçurum İçe” Mühür Yayınları’ndan çıktı. Bugüne kadar şiirlerim ve yazılarım çeşitli dergilerde ve gazetelerde yayımlandı.

K.T: “Birkaç Porsiyon Hayat” için tebrik ederim hocam. Kitabınızı okudum, herkese de tavsiye ediyorum çünkü ortalamaya pek dâhil olmak istemeyen bir eser olarak izlenim bıraktı bende. Bu izlenim, birazdan da detaylandıracağımız üzere nesneler ekseninde oluşuyor. Kitabınızı nasıl yorumlarsınız? Gelen eleştiriler var mı, tepkiler nasıl oldu?

D.Ö: Kadın duyarlılığıyla yaşama dokunmak, kendime ait dille ve sesle özgün bir şiir ortaya çıkarmak istedim. Şiirde yeni şeyler yaptığınız zaman şiirin sınırlarını genişletebiliyorsunuz. Fark ortaya koymak şairin yaratıcı gücünü de tanıtlayan bir şey. Tabii özgün şeyler yaratmak, bir buluş gerektiriyor. Kafanızda bir kurgu oluştuğunda farklı şeyler de ortaya koyabiliyorsunuz. Bunu gerçekleştirmek ve ürüne dönüştürmek çok kolay değil. Birkaç Porsiyon Hayat’a gelen tepkiler, kitabın özgünlüğü konusunda birleşiyor. Bu da beni mutlu ediyor. Türk edebiyatında tematik bakımdan bir ilk kitap sanırım. Bu nedenle çok olumlu değerlendirmeler aldım. Kitabın benim açımdan en zor tarafı, yemeklerin dünyası ile toplumsal hayatın farklı hallerini sentezlerken eklektizme düşme riskiydi. Bu riski bertaraf edemezseniz zaten ortaya bir şiir koymuş olmazsınız. Sanırım Birkaç Porsiyon Hayat bu konuda kendi risklerini aştı. Gelen tepkilerden başarılı bir kitap olduğunu görüyorum. Ayrıca sadece tepkiler değil, şairin kendi kitabına ve şiirine güvenmesi gerekiyor. Birkaç Porsiyon Hayat’a ben çok inandım ve farklı bir şiir çıkartacağımı hissettim. Elbette yazım süreci aşama aşama olgunlaştı ve kendi tarzını buldu. Bazı şiirleri defalarca yazdım. Uzun bir zamana yayıldı çalışma. Zor ama keyifli bir süreçti.

K.T: Kitabınız otuz şiirden oluşuyor. Şiir isimlerine baktığımızda yirmi şiirin yemek-meze isimlerinden, dokuz şiirin tatlı isimlerinden oluştuğunu görüyoruz. Sadece bir şiir, (Sevgilenmek) isim farklılığıyla dikkat çekiyor. Bu başlıkları neye göre belirlediniz, amacınız gerçekten de yemek, meze ya da tatlı tarifi vermek olmamalı değil mi? Kitabınızın isminden de hareket edecek olursak asıl amacınız metaforlar aracılığıyla hayatı anlatmak olmalı?

D.Ö: Evet. Sizin de belirttiğiniz gibi kitap yaşamı, yemeklerin dünyasına taşıyor. Yemek malzemelerinden toplumsal bir hayat kurmak ve bunun şiirini bulmaktı amacım. Sevgilenmek şiiri aslında bu yaratım sürecine sevgiyle yaklaşmanın bir ürünüydü. Yaşama sevgiyle bakıyorsanız yaşamın sanatsal ifadesi olarak şiire de sevgi ile yaklaşırsınız. Sanırım yapmak istediğim şeye bu sevgiyi şiirlerime geçirirken onun da şiirini yazmak istedim.  Bir yol haritası, kitaba sevgili bir girizgah olarak da okunabilir. Bu nedenle Sevgilenmek içe kapanan bir şiir. İnsanda bedensel varoluştan ruhsal varoluşa uzanan bir bütünsellik var. Bilirsiniz Antik Yunan’da doğa materyalistleri evreni canlı bir bütün olarak ele alırdı. Doğadaki her nesnenin bir ruhu vardı. Birkaç Porsiyon Hayat da yaşamı yemeklerin dünyasına taşıyarak onlara bir ruh kazandırma çabasıydı. Alegorik ve metaforik anlatımlarla, söz sanatlarıyla yemeğin dünyasına ve nesnelere toplumsal hayatı, insana ait duyguları işlemeye çalıştım. Aynı zamanda yemek malzemelerinin bende çağrıştırdıkları, insana has yaşanmışlıkları ve duyguları kodlayan imgeler haline geldi. İnteraktif bir iletişim bu. Bunun şiirsel ifadesi.

K.T: Şiirlerinizde sık sık yer alan ve farklı nitelikleriyle öne çıkan “soğan, biber, ocak, tencere, zeytinyağı vb.” sürekli olarak şiirlerinizde belli özellikleriyle tekrarlanıyor. Bunların bir listesini çıkardım. Örneğin “hamur, çatık kaşlı; nohut, bıçkın bir delikanlı; şeker, palabıyıklı ve küfürbaz; tencere, kulpuyla Afrika’yı çağrıştıran, şımarık;  lahana, huzura koşan; soğan, hüzünlü ve yalnız; karabiber, şehvetli; şöbiyet, ümitli ve iyimser; baharat ve tuz, ürkek bakışlı; patlıcan, utangaç ve bakire bir kız; domates, cilveli bir güzel ve bahçenin prensesi; babagannuş, rakıyla dertleşen” vb. Bu epeyce devam ettirebilir, tek tek listesini çıkardım. Tüm bu nesneler, metaforik olarak başka şeylere mi gönderiyor bizi? Sözü edilen nesneler kendileri olamıyor mu hiçbir zaman şiirinizde?

D.Ö: Modern şiirin yapı taşı metafor ve imgelerdir. Her imge, imgeyi oluşturan sözcüklerin birincil anlamından öte çağrışımsal anlamlar taşır. İmgeyi imge yapan budur zaten. İmgede bir nesnenin ya da ifade, birincil anlamından soyutlanır ve yeni anlamlar kazanır. Örneğin; ağaçtan düşen bir yaprak, imgeye durduğunda düşen bir yapraktan öte bir şeydir. İmge dediğinizde çok katmanlı anlamlar ve çağrışımlar kurarsınız. Şiir imgelerle inşa ediliyorsa kendinizi nesnelerin basit anlamlarıyla sınırlayamazsınız. Zaten o şiir olmaz. Şiiri düzyazıdan ayıran özelliktir bu. Kitapta yer alan yemek malzemelerinin bir karakter özelliğine imlemesi, bende yarattığı çağrışımsal katmanların bir dışavurumu. Metin yazarlarının kullandığı şöyle bir teknik var; siz bir nesneye dikkatlice baktığınızda o nesne gözünüzde farklı biçimlerde canlanmaya, farklı karakterlere bürünmeye başlar. Nesnenin sofistike dünyasına inmek diyelim buna. Ben de benzer biçimde, sözünü ettiğiniz yemek malzemelerinin derinine indiğimde bu karekter özelliklerini hissettim ve bunu şiirime taşıdım.

K.T: Tencere; şiirinizde şımarık, huysuz, duygusuz, kara göğüslü gibi özellikleriyle karşımıza çıkıyor. Tencereyi nasıl görüyorsunuz? Her şeyi barındırması, kucaklaması bakımından dünyanın şiirinizdeki karşılığı tencere olabilir mi?

D.Ö: Evet. Dar anlamda tencere dünyayı imliyor. Nasıl ki sosyal hayatımızı ve bireyselliğimizi dünya denen mekanda var ediyorsak yemeklerin mekanı da tencere, tava ve diğer mutfak eşyalarıdır. Eğer tencere yemeklerin dünyası ise mutfak evrenidir. İnsan yaşamından yemeklerin dünyasına giderken mekansal bakımdan bir ortak payda kurmak gerekiyordu. Ben bunu tencere-dünya, mutfak- evren özdeşleşmesi içinde yaptım. Uzak bir tanımlama olacak ama bunu felsefede makro kozmos- mikro kozmos ilişkisi içinde de değerlendirebiliriz.

K.T: Kimi şiirlerinizde gerçekten çok güzel ve güçlü dizeler var. Okuyuculara da şöyle kısa bir tanıtım olsun birkaç örnek vermek istiyorum: “Voklu tavalarda yemekler pişirdim/ bir hazzı arkadaş edindim kendime/ çiçekli tencerelerin şımarıklığında (Sevgilenmek, 10)”, “​​hangi rüyalarda sultan kebabı yer çocuklar, hadi söyle/ unutma, küllerin de çığlıkları var… (Sultan Kebabı, 14)”, “yaşlansa da sular… ölümsüz değil sofralar (Tavuk Büryan, 83)” Bu dizelerinizin yanında şiirinizin gelişimini engelleyen, nitelikçe zarar veren şu gibi ifadeler de var: “ağır bir romandı hayat, yaşamak bir suçsa, ah, yaralı ömür” gibi. Bu ifadelerin yanı sıra şu gibi dizeler: “belki böylesi daha iyi / daha iyi belki böylesi”. ​Tüm bunların ışığında Dilek Özkan, kendi şiirini eleştirel gözle nasıl değerlendirir? Şairimiz geleceğiyle ilgili kendisince çıkardığı ve bunu da bir öneri olarak diğer şairlere sunmak istediği şeyler var mı?

D.Ö: Tabii her şiir, her dize okurun dünyasında farklı etkiler yaratır. Şiir öznel yorumlara açık bir sanat. Kimi dizeler bir okuru sarsarken başka okurlarda aynı etkiyi yaratmayabilir. Şiirde imge bir alımlama meselesidir. Kitabın yazarı olarak benim bu noktada okurların değerlendirmelerine saygı duymaktan başka yapacağım bir şey yok. Şiiri, yapı olarak düşündüğünüzde bazı dizeler o yapıda geçiş dizeleri olarak kullanılabilir. Bu dizeler şiirin bütünlüğü içinde anlamsal ve biçemsel açıdan farklı işlevler üstlenirler. Birkaç Porsiyon Hayat hem tek tek şiirler olarak hem de kitap oylumunda bir bütünsellik taşıyor. Haliyle geçiş dizeleri ve pekiştirmeler de kullandım. Kendi bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Şiiri cımbızlama yöntemi ile okumak bana sakıncalı geliyor. Öte yandan bir kitapta bütün dizelerin aynı güçte etki yaratmasını bekleyemeyiz. Bu şaire yapılacak haksızlık olur. Ancak hiçbir dizemin, şiirime zarar verdiğini düşünmüyorum. Öneri meselesine gelince.. Şiir açık uçlu ve yorum yelpazesi geniş bir sanat. Şiir söz konusu oldu mu, matematiksel sonuçlara gidemeyiz. Şairin birikimini şiire içererek okura sunması ve diğer şairlerin kitap yoluyla kendi soyutlamalarına ulaşması en sağlıklı yoldur. Şiiri geliştirmenin en geçerli yolu çok şiir okumak, şiir teorisiyle uğraşmak ve şiir üzerine düşünmek…

K.T: Şiir başlıklarınızda kimi zaman farklılaşmalar var. Örneğin “Şıllık Tatlısı” şiirinizde “şıllık” sözcüğü fazla hareketli yazılmış. Görsel şiire ilgi duyduğunuz anlaşılıyor. Bu yönde başka çalışmalarınız olacak mı? Yoksa istisnai örneklerde kalacak bir uygulama mı bu?

D.Ö: Birkaç Porsiyon Hayat deneysel bir kitap. Haliyle biçim denemeleri de gündeme geldi. Şiirin ruhuna uygun biçim arayışları her şairi dinamik kılar. Gelecek kitaplarımın biçim özelliklerini şüphesiz kitapta yer alacak şiirler belirleyecek.

K.T: “bir hayır duasıyla kurtulur belki her şey / dağıtalım süslü aşureyi dağa, taşa, kurda, kuşa…” (Aşure, 20) Özlenen, istenen ve hep aranan yaşama ulaşmakta karamsarlığa düştüğünüz zaman maneviyata sığınıyorsunuz. Bizi modernizmin tüm akılcılığı, tüm maddeciliğine karşın maneviyat mı kurtaracak? Modernizmin karşısında Dilek Özkan’ın tavrı nedir?

D.Ö: Maneviyatçı olduğum söylenemez. Aşure, Nuh efsanesinde mitsel bir figür ve kollektif olarak yenen bir tatlı. Biliyorsunuz, Aleviler Muharrem ayında aşure dağıtırlar. Gerek mitolojik anlatımlar gerekse inana dayalı pratikler toplumsal kültürün parçası. Bu kültür motiflerine ya da inançlarına saygı duymak için onlarla özdeşleşmek gerekmiyor. Bugün kullandığımız pek çok kelimenin etimolojik kökeni incelendiğinde tarihte farklı inanç ve düşünce sistemlerinin izlerine rastlarız. Bu, insanlığın birikimidir; modernizmle çelişik bir durum değil bu. Aksini düşünmek, bizi absürde götürür. Nihayetinde modernizm de insanlığın bir birikimi ve gelinen nokta. Onun da eleştirilecek pek çok yanı var. Mitolojik ve dinsel inançlardan da bugüne kalan pozitif değerler var. Bu değerlere sahip çıkmak insanlığın birikimine sahip çıkmaktır. Bu noktada analitik olmak zorundayız.

K.T: “gel bir dilek tutalım bir de çilek / şekerin göğsünde çıldırsın sabaha dek” (Çilek Reçeli, 45)  Şiirinizin cinsellikle ilişkisi nedir? Bu izlek bağlamında Cemal Süreya’yı takip ettiğinizi düşünüyor musunuz?

D.Ö: Evet. Bu şiir erotik çağrışımları güçlü bir şiir ama Cemal Süreya’ya özel bir gönderme düşünmedim. Türkiyede erotik şiirler de yazan çok sayıda kadın şair var. Cemal Süreya şiirimizde büyük bir usta ama bu şiir ile Cemal Süreya’nın erotik çağrışımlı şiirleri arasında bir bağlantı yok.

K.T: Sizi biraz yorduk ama konuşulması gereken bir kitaptı. Bu tür farklı şiirlerle gündeme yeni yeni eserler getirmeniz dileğiyle… Teşekkür ederim hocam.

D.Ö: Yorulmadım, çok keyif aldım.Teşekkür ederim.

admin

Cüneyt Tanyeri

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.