Deprem Şiirleri-2 / Öner Yağcı

/ 20 Ağustos 2016 / 19 okunma / yorumsuz

3. Yaralar Sarılacak”mış… Yılan Hikâyesi…

“Yaralar sarılacak”mış. “Yılan Hikâyesi”ne dönen bir söz.
Kaç kez duyduk bu sözleri biz; her afette, her yangında, her selde, her depremde duymadık mı? Yaraları, yaraları açanlar mı saracak?

“Küreselleşme” palavralarına boyun büküp bağımsızlık onurunu hiçe sayanlar, yarattıkları bağnaz “Türk İslam Sentezi” ideolojisiyle yaşanan tüm toplumsal depremlerin asıl sorumlusu olanlar mı?.. Özelleştirme şampiyonları mı saracak?.. Bir yandan devleti küçültelim diye yaygarayı basıp karşı çıkanları çağdışı kalmakla suçlarken bir yandan da depremden sonra utanmadan devlet nerede diye soranlar mı?.. Deprem sonrasında sosyal güvenlik yasasını çıkararak emeği bir kez daha yaralayanlar mı?.. Bağımsızlığı hiçe sayarak, bağımsızlığı tahkim denilen bir yasayla uluslararası hakem kişilere bırakan anlayışlar mı?.. Depremi fırsat bilip çetecileri, canileri affetmeyi göze alanlar mı?.. Depremin takdiri ilahi olduğunu söyleyerek suçluları gizleme telaşında olanlar mı?.. Depremden nasıl vurgunlar çıkarırım hesaplarıyla yalaklık yapanlar mı?.. Deprem için kitle örgütlerinin çırpınışlarına onların banka hesaplarına ya da onlara gelen yardım malzemelerine el koyarak bir iş yaptığını sananlar mı?.. Açıklamaya gerek yok ama Osmanlı’nın külleri üzerinde dirilen genç Cumhuriyet’in laiklik, bağımsızlık, devletçilik, halkçılık, cumhuriyetçilik, devrimcilik ilkelerinin yok edilmesi değil mi bunlar? İlkeleri ve ülkeyi yok edenlerin depremdeki sorumluluklarının ya da daha doğrusu sorumsuzluklarının hesabını kim soracak?.. Deprembilimcilerimizin 1948’de hem de bilime katkı sunarak buldukları Kuzey Anadolu Fay Hattını hiçe sayarak, görmezden gelerek bölgeyi imara açanlar; bölgedeki yapılaşmanın deprem koşullarına uygun olup olmadığını denetlemeden yapılaşmaya izin verenler; yapılar kurarken yer incelemelerini yapmayanlar; yere uygun projelerle, uygun malzemelerle yapıları üretmeyip yanlış ve eksik malzemelerle gerçekleştirenler; yapılaşmada kat üstüne kat çıkarak rant uğruna canları feda etmekten çekinmeyenler; aldıkları oylarla yönetici seçildikleri halde oy aldıkları insanların canlarını korumak için kıllarını kımıldatmayanlar; sorumluluğu olduğu halde bunlara göz yuman, bunları denetlemeyenler; sanayiyi bu bölgeye yığarak can kaybının yüzlerce kez katlanmasına neden olanlar…

Tüm bunlar bizim insanımız değil mi?.. Biz değil miyiz?.. Bunlar da biz değil miyiz?.. Bunları yaratan, bunları doğuran, bunların bizim geleceğimizi belirlemesine izin veren yine biz değil miyiz?.. Biz değişmeliyiz öyleyse, biz başka bir şey olmalıyız.

4. Vatan Hainliğine Devam Edenler…

Yılan hikâyesine dönen “yaralar sarılacak” yerine, böylesine toplumsal depremlerin yaşanmadığı bir ülke yaratmak için biz uğraşacağız öyleyse, biz…

Elbette ki “vatan hainliğine devam” edenler…

Örneğin Namık Kemal gibi, “Milletle ümid ettiği feyzi” görmeden gidenlerin düşlerinin gerçek olması “Vatan hainliğine devam” etmekten geçiyor…

Tevfik Fikret gibi “Bu memlekette de bir gün sabah” olacağının düşlerinin gerçekleşmesi “Vatan hainliğine devam” etmekten geçiyor…

Mustafa Kemal gibi, “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” diyebilenlerin düşlerinin sürmesi “Vatan hainliğine devam” etmekten geçiyor…

Nâzım Hikmet gibi, “Kabahatin çoğu senin canın kardeşim” diyenlerin düşlerinin düş olmaktan çıkmaması “Vatan hainliğine devam” etmekten geçiyor…

Aziz Nesin gibi, “Aynaya bakalım. Orada suçluyu göreceğiz” diyenlerin düşlerinin devam etmesi “Vatan hainliğine devam” etmekten geçiyor.

Depremden sonra bunları düşündüm. Yani ya “yeni depremler”, ya “vatan hainliği!..”

5. Deprem Şiirleri…
Milyonlarca insanın belleğinde izler bırakacak, ruhsal sağlığını etkileyecek ve daha çok tartışılacak olan “deprem” konusundaki soruları kesip sözü şiire getirmek, yurdumuzda daha önce yaşanan depremlerle ilgili depremle ilgili halk edebiyatımızdan iki şiirle başlayıp daha sonra öne çıkan birkaç şiirden söz etmek istiyorum.
Sümmani’nin;

“Tortum kazasında oldu vukuat/ Gören gözler düştü ahu figana/ Binüçyüzdokuzda ettik rivayet/ Bunu destan edip saldık her yana./ Bu gama müşterek ölüler sağlar/ Görenler ah edip yürekten ağlar/ Sarsıldı dereler söküldü bağlar/ Her taraf boğuldu toza dumana…” dizeleriyle başlayan şiiri 1893 Erzurum Tortum depremini konu eden bir destandır. Destanın devamı şöyledir:

“Meleşir düzlerde malı hayvanı/ Kim bırakıp gitti bu kadar canı/ Hanı sahiplerin çobanın hanı/ Kara haberlerin gitsin her yana./ Bu can esrarını görenler yandı/ Can kafesten çıktı tenden usandı/ Hikâyemiz padişaha dayandı/ Gazete yazdırdı cümle cihana./ Budur son alamet bozuldu devran / Biçare Sümmani eylesin figan/ Tahammül yok bize bunda bir destan/ Bir eser bıraka cümle cihana.”

Âşık Veysel’in 1939 Erzincan Depremi için, depremden yedi yıl sonra yazdığı şiir şöyledir:
“Sam değmiş de bağlar dökmüş gazeli / Hanı harap olmuş Keşan Erzincan / Nice yiğitleri nice güzeli/ Feleğin toruna düşen Erzincan./ Kimi ana vermiş kimisi baba/ Nice yavru vermiş gelmez hesaba/ Felek kor insanı ne kaptan kaba/ Tarihi felaket nişan Erzincan./ Bahar gelir güller açmaz bağında/ Kainat uykuda hep yatağında/ Bir seher vaktinde uyku çağında/ Feryadı dağlardan aşan Erzincan./ Susmuş bülbülleri güller perişan/ Gark olmuş toprağa kalmamış nişan/ Kükredikçe dalgalara karışan/ Hani Fırat ile coşan Erzincan. / Dokuz kırk altıda uğradım gördüm/ Veysel der içimden ağladım durdum/ Bu ulu Tanrıdan isteyin yardım / Gayret kuşağını kuşan Erzincan.”
Tevfik Fikret’in Rübâb-ı Şikeste (Kırık Saz) adlı kitabında yer alan ve “Balıkesir depremine uğrayanlara” adadığı:
“Depremden yıkık bir köy… Şu yanda bir çatının/ Çürük direkleri korkuyla fırlamış, öte yanda/ Çamur yığıntısı biçiminde bir zemin katının/ Yıkık temelleri görünür, bir konutun, uzakta/ Beli yere eğilmiş, nerdeyse düştü düşecek/ Önünde bir kadın… Of artık istemem görmek!” dizeleriyle başlayan “Verin Zavallılara” adlı şiiri, şiirimizdeki deprem şiirlerinin ilklerindendir.

“Bir tablo bile yeter yüreğimi kabartmaya,/ Bir yürek düşünemem, inanmamış da olsa./ Çok kirli ve katı da olsa, böyle bir durumu/ Görüp de sızlamasın… Şimdi siz bu örneği,/ Bu yas tablosunu her türlü dehşetiyle alın,/ Şu saygıdeğer yurdun bir soğuk köşesine,/ Bütün o gönül paralayan görünüşü, bir de kalın,/ Kardan örtüyle örtün ki titresin de yine/ -içinde saklayarak yıkımının yangınını-/ Yabancı gözlere göstermesin yoksulluğunu…/ Nasıl dayanır sonra karşısında bunun,/ Bunun, üzüntü ve gözyaşıyla dolu bu sahnenin/ Birazcık ulus sevgisiyle sızlayan bir gönül?..” dizeleriyle devam eden ve Servet-i Fünun dergisinin 365. sayısında 1898’de yayımlanan şiirdeki insanlık durumu depremin verdiği çaresizliğe karşı direnen insanı anlatmaktadır.

Şiirin son bölümü ise Asım Bezirci’nin bugünkü dile çevirisiyle şöyledir:

“Derin, iniltili çarpıntılarla göğsü toprağın/ Üzüntülerini söyler bu acılar tablosuna
Sizin de içiniz acır elbet, değil mi? Verin,/ Verin şu yoksul kalan öksüzlere, şu dullara,/ Son verin inleyişine, şu bir yığın insanın!”

Tevfik Fikret’in depremle ilgili bir başka şiiri de 1895 İstanbul depremiyle ilgili olarak yazdığı Zelzele adlı şiiridir. Aynı zamanda oğlu Haluk’un doğum günlerine de denk düşen bu şiir Asım Bezirci’nin güncelleştirmesiyle şöyle başlıyor:

“Bin üç yüz ondu… Daha dün bu eski yıkıntıya sen konuk olmuştun,/ Sanki sinirli ve ateşli hastalar gibi yer birden için için ve uzun/ Bir sarsıntıyla çırpındı, kırdı, yıktı… Kaygı/ Ve korku doldurdu yüzleri; evler, aileler/ Birer döküntü oldu; kalanlar hep ezik, yıkık;/ Korkuyla boyun eğme en onurlu başlarda,/ Minarelerin bile yerde başı./ İnsan böyle uğursuz bir vuruşla karşılaşınca birazcık uyanır./ Biraz uyanmak için bin bela… Ne kaba ders!..”

Şiirin bundan sonrasında Haluk’a yaşamla ilgili bazı öğütler veren Tevfik Fikret şöyle der:
“Sen işte böyle kara günlerin konuğusun,/ Yaşayışın elbette kolay ve sevinçli bir yolculuk olmayacak;/ Ama bu çile çölünde kolay ve sevinçli bir yolculuğun ancak/ Hayali vardır; uzak bir serap için koşmak/ Ve sonunda yorulmak, boşuna yorulmaktır;/ Hayatı gerçeğin deviyle çarpışan kazanır;/ Zafer biraz da yıkım ister;/ Yüceltici savaşa koşan şanlı ama ağır, korkulu adımlar atar,/ Önünde depremler, arkasında depremler!

Nâzım Hikmet’in Eserlerine Girmeyen Şiirleri’nde yer alan:
“Erzincan’da bir kuş var / kanadında gümüş yok./ Gitti yârim gelmedi/ gayrı bunda bir iş yok./ Oy dağlar, dağlar dağlar…/ Aldı ellerine kanlı başını/ karın ortasında Erzincan ağlar…/ O ağlamasın da kimler ağlasın…” dizeleriyle başlayan ve 27 Aralık 1939 gecesi olan Erzincan Depremi’nden sonra yazdığı Kara Haber adlı şiiri de depremle ilgili unutulmaz şiirlerden biridir.

Nâzım Hikmet, “Kesemde verecek şeyim yok. Yüreğimden verdim,” notuyla sunduğu bu şirini 1938’de girdiği Bursa cezaevinde yazdı. İlk kez 2 Ocak 1940 günü Tan gazetesinde (depremden altı gün sonra) ve Ses dergisinin Ocak 1940 sayısında Nâzım Hikmet’in el yazısıyla yayımlanan şiir hakkında o günlerde övücü yazılar çıktı.
Hüsamettin Bozok, 6 Ocak 1940 günlü İstiklal gazetesinde, “Sanat için sanat diyen kuşbeyinlilerin lakaydisi bir tarafa, biz, insanlığın ve kalbinin bütün merhametiyle sanatından ne varsa veren; bütün ilhamını bu acı memleket felaketine harcayan ve onbinlerce ölünün buzlar içinde donan masum vücudu karşısında bütün hassasiyetiyle vazifeye koşan sanatkârların alnından öperiz!” dedi. (Bu yazıda, şiirimizde özgür koşuğun öncülerinden biri olan İlhami Bekir’in İstiklal gazetesinde çıkan “Ver Kardeşim Ver Çocuğum, Ver!” adlı depremle ilgili şiirinden de söz ediliyor ama ne yazık ki İlhami Bekir’in tüm şiirlerini içeren kitaplarında bu şiiri yer almıyor.)

“Kar yağar lapa lapa/ tipidir gelir geçer/ Yan yana sırt üstü yatan ölüler/ akşam olur tandıramaz/ ateşini yandıramaz…” dizeleriyle süren Kara Haber şiiriyle ilgili olarak “Son Telgraf” gazetesinde çıkan Bir Şiir Münasebetiyle adlı yazısında Necip Fazıl Kısakürek de şunları yazdı:

“Her cephesiyle hiç sevmediğim bir gazetede, yalnız kafa ve halet cephesiyle hiç sevmediğim bir şairin, Erzincan faciası karşısındaki duygularını anlatan bir manzumesini okudum. Manzume (Kara Haber) isimli ve Nâzım Hikmet’in… (…) Nâzım Hikmet’in bu şiirini ben sevdim ve beğendim. Her şeye rağmen bu şairin, içinde taşıdığı inkâr götürmez şiiriyet nefesi ve hassasiyet mayası, çok şahsi bir eda içinde, kendisine yeni ve güzel bir tecelli zemini bulmuş. Öyle bir tecelli zemini ki, orada Nâzım Hikmet, zihin haletiyle yok da, yalnız ruh haletiyle var. Öyle bir ruh haleti ki, şehirli zarafetiyle giyilen köylü elbiseleri halinde Anadolu ve Anadolulu içinden alınma.” (Aktaran Asım Bezirci, Nâzım Hikmet, Tüm Şiirleri 7, Cem Yayınevi, s. 409).

Devamında: “Gün ağarır şafak söker/ kimsecikler gitmez suya./ Ezilmiş başlarıyla ölüler/ vardılar uyanılmaz uykuya./ Ses edip geceye beyaz taşından/ kışlanın saati çaldı ikiyi./ Ne çabuk, lahzada bitti yaşamak./ Kimisi altı aylık,/ kiminin sakalı ak,/ kimi on üç, on dört yaşında;/ kimi yola gidecek,/ kimisi mektup bekler / yan yana sırt üstü yatan ölüler…” dizelerinin yer aldığı Kara Haber için Nurullah Ataç da Haber gazetesinin 12 Ocak günlü sayısında şunları söyledi:

“Bu şiir, Nâzım Hikmet’in en güzel yazılarından biri… Nâzım Hikmet şimdiye kadar hiçbir şey yazmamış olsaydı, yalnız bu şiiri ile en iyi şairlerimizden sayılabilirdi… Bazen bir tek mısra ile, üç beş kelime ile bir levha çizmek, bizi birdenbire kavrayıvermek, şüphesiz yalnız büyük sanatkârların işidir.”
Halk deyişlerinden yararlanan Nâzım Hikmet şiirini şöyle bitirir:

“Yayıkta yağ vardı, dövülemedi,/ ak peynir torbaya koyulamadı,/ hasret gitti ölüler/ dünyaya doyulamadı…/ Uyanıp kaçamadılar,/ kuş olup uçamadılar,/ açıldı kuyular kimse inemez./ Erzincan beygiri rahvandır amma / ölüler ata binemez/ yan yana sırtüstü yatan ölüler…”
Rıfat Ilgaz’ın Sınıf adlı şiir kitabındaki,

“Bu akşam başı dumanlı Ilgaz’ın/ Devres’in üstünde bulutlar,/ havada yağmur ağırlığı…/ Kepenkler erken indirildi/ Hanönünden dağıldı memurlar/ kısa kesti paydos düdüğünü/ çeltik fabrikası…/ Sustu dokuma tezgâhları/ durdu iki bin mekik,/ iki bin dokumacı vardı uykuya.” dizeleriyle deprem öncesindeki Tosya’nın anlatılmasıyla başlayan Tosya Zelzelesi adlı şiiri de depremle ilgili unutulmaz şiirlerden biridir.

Şiirde Tosya kasabasının gecesi betimlenir tek tek insan görünümleriyle. Hırsız kollayan Bekçi Ali, Şerif’in kahvesinde torbaları başlarının altında kıvrılan, Gâvur Ali’nin hanında öksürüğü kesen köylüler görünür önce şiirin aynasında. Sonra postacının huysuzlanan, pazarcının kişneyen atları. Kısacası “hancının uykuda, yolcunun uykuda” olduğu saatlerdir ve ertesi gün erken kalkmayı düşünmeyenler geç vakit yirmibir oynamaktadırlar Şehir Kulübünde. “Tosya kanuykulardadır”, Dilkuşa mahallesinde bir kadın çocuğunu emzirmektedir, hastaneden ışıklar sızmaktadır, Çaybaşından Hasan’ın “musibet romatizması” tutmuştur, yorgun hemşireler odalarına çekilmiştir ve gece bekçisinin adımları koridorları dolaşmaktadır.

Şükran Kurdakul “gizli hüzünlerin” şairi olan Rıfat Ilgaz’ın altı bölümden oluşan bu şiirinde de “acının gizlenemez duruma geldiği”ni söyler. Deprem anının anlatıldığı, “Saat biri otuz beş geçiyor…/ Köpekler silkindi uykudan…/ Değişti bir anda manzara,/ canlı cansız devrildi ne varsa ayakta / yok oldu insan emeği…/ Döküldü sokaklara insanlar/ ölüler kaldı yerinde…/ Çocuğunu emziren kadının/ Soğudu memesinde sütü…” dizeleriyle devam eden “Tosya Zelzelesi” şiiri için Pertev Naili Boratav, Yurt ve Dünya dergisinde (1944) “İnsanlık duygularının en yüksek noktalara kadar yükseldiği şiir” der. (Folklor ve Edebiyat 1982).

“Tosya Zelzelesi”, yedi yüz Tosyalı’nın artık uyanamayacağı o andan sonra, hana sağ inenlerden ve ahırdaki atlardan kimlerin sağ kaldığı düşünülür. Tezgâhlar bozulmuş, mekik tutan eller kırılmıştır. “Yarın çeltik fabrikası/ İşbaşı çalama”yacaktır. Ve “artık çalsa da “uyandıramayacaktır/ yedi yüz Tosyalıyı uykudan!”

“Dudaklarında ne anne ne kardeş adı” olan ve yağan yağmura aldırmayan mahpusların “eğilerek duvarlar üstünde” kurtaracak insan aramalarıyla ve “Sabah geç oldu… Kara haber salındı Ilgaz’a/ yayıldı dört yanına memleketin” dizeleriyle süren şiirde sıra deprem sonrasına gelir; çadırların kurulması, kazanların kaynaması, ekmek taşıyan kamyonlar ve zorunlu durak:

“Çok geçmeden arası/ Pazar kuruldu Çayboyu’nda,/ açıldı dükkânlar,/ geçti herkes kendi yerine…”
Bir duvar altında “beş gündür aç, susuz” kalan tiftik işçisi “yine çuvalların başında”dır. Yaver, yine Kalfaoğulları’nın “pirinçlerini taşımaktadır” ve “çoktan unutmuştur üç gün enkaz altında kaldığı”nı. Ama “gündeliğini verenlerle aynı çadırda kaldığını ara sıra hatırlayacaktır.”

Şiirin son iki dizesi ise olanca gerçeğiyle acıtmaktadır insanı:
“Herkes yine işinde gücünde,/ herkes yine kendi yerindedir.”
Nedret Gürcan’ın, Tutkun ve Kırgın adlı kitabındaki “1 Ekim 1995 Pazar akşamıydı. Tüm Tv’ler flaş haber geçiyorlardı. ‘Dinar yerle bir oldu’.” açıklamasıyla sunduğu “Depremden Sonra İlk Şiir: Dinar” adlı şiiri şöyle başlıyor:

“Korku bir dorukta durdu/ Akşamüstüydü/ Saat on sekize geliyordu/ Yeraltından bir uğultu/ Vurdu Allahım vurdu!/ Kırk binlikti şehir/ Doksanını ölüme ayırdı / Kalanı çadırlara/ İçinde bebekler vardı/ Niye doğduklarını bilemeden/ Öldü Allahım öldü!/ Güzeldi çok güzeldi/ O camdan bir saraydı/ Yeşillerle, sularla süslü / Kıyamet miydi neydi?/ Kırıldı billur bir vazo gibi/ Sanki gökyüzünden düştü/ Tıkandı soluğumuz on saniyede/ Parçalandı döküldü./ Her yerde aynı çığlık:/ ‘Evim, ocağım, aşım!..’/ yıkık duvarlarına yaslandı karım/ Gelin geldiği evin/ İki gözü iki çeşme/ Çocukların büyüdüğü…”

1 Ekim 1995’teki Dinar Depremi’nin anlatıldığı şiir, ülkemizdeki yaşamın doğal bir parçası olması gereken ve artık birlikte yaşamaya alışmak zorunda olduğumuz deprem gerçeğinin başarılı şiirlerinden biridir. Bitimindeki;
“Ailem sekiz parça!/ Taş taş üstüne bahçe/ Mutfakta sahan bekler/ Merdiven çıkılmayı/ yatak, yorgan, odalar/ Sımsıcak yatılmayı…/ Susuz kaldı çiçekler/ Büktü boynunu büktü / Büktü Allahım büktü…” dizelerinden oluşan insanlık dramı, edebiyatın ölümsüzleştirdiği bir deprem gerçeğinin şiirleştirilmesidir.

Körfez Depreminden sonra yazılan şiirlerin birinden söz ederek bitirmek istiyorum. Özgen Seçkin’in Damar dergisinde (Eylül 1999) yayımlanan Körfez Depremiyle ilgili “03.02” adlı şiirinin bir bölümü şöyle: “… Suskunluğunu yutmuş bahçeyim/ ateşi elleriyle söndüren bir simurg/ işte buyum bu sabah/ karanlığı çığlıklara boşaltan…/ Göreceksiniz bu dar sokaklarda/ yine öpüşecek sevgililer/ çocuklar şarkılarını söyleyecek bir okul bahçesinde/ yine çalacak kalkborusu kışlada / yükselecek yine kum yığını oyuncaklar…”

Depremler olmasaydı da bu şiirler yazılmasaydı keşke. Ama depremler oldu ve şiirler de yazıldı. Hele Körfez depreminden sonra daha çok şiirler yazılacak…

Şiirin, bir daha depremlerin acılarını yansıtmaması, yaşamı sonsuzca güzellemesi özlemiyle ve her şeye karşın umuduyla…

7. Deprem politikaları

İnsan her şeyden korkuyordu önce.
Çünkü insan hiçbir şeyi bilmiyordu.
Öğrendikçe, bildikçe azaltmaya başladı korkularını.
Doğayı tanıdıkça korkuyu yendi insan.

Ateşten korkuyordu, ateşi suyla söndürmeyi öğrendi. Su baskınından korkuyordu, yükseklere çıktı, bentler kurmayı öğrendi. Bataklıklardan korkuyordu, onları kurutmayı öğrendi. Yaban hayvanlardan korkuyordu, avlayarak, evcilleştirerek kurtuldu onlardan. Toprak kaymasından korkuyordu, ağaç dikmeyi, setler yapmayı öğrendi. Fırtınadan korkuyordu, barınağını güçlendirmeyi öğrendi.

Korkularını yenerek insanlaştı insan. Deprem korkusunu da yenmek zorundaydı. Deniz kıyılarına değil kayalıklara yerleşmeyi öğrendi.

Bilgisi arttıkça, öğrendikçe, korkularını yendikçe gelişti insan.
Buluşlarla, bilimle, teknikle, sanatla, yeniliklerle aştı çağları, yüceldi.
Peki, biz insan değil miyiz?

Üstelik 2000 yılına girerken, bunca öğrendiğimiz varken?
Deprem korkusu niçin sardı hepimizi? Niçin deprem paniği yaşıyoruz? Çocuklarımızın küçücük yürekleri niçin korkuyla ürperiyor?

Körfez Depreminin getirdiklerini bilimle önlemediğimiz; depremi, öğrendiklerimizle, bilimin öğrettikleriyle güçsüzleştiremediğimiz için.

Deprem bir doğal afettir, kabul.
1948’de Türk bilim insanlarının Kuzey Anadolu Fay (KAF) Hattını saptayıp dünya bilim tarihine katkıda bulunmalarından önceki depremler doğal afet edilmeli, kabul.
Ama ondan sonrası?

Ondan sonrası bilimin yerini bilim dışı şeylerin almasından başka bir şey değildir.
Ülkemizde 1948’den sonra gerçekleşen depremleri yalnızca bir doğal kabul edip boyun bükmek, çaresizliğe düşmek insana, insanın öğrendiklerine yakışmayan bir tavırdır.
İnsanın bilincine aykırıdır kabullenmek ve korkusuna teslim olmak.
Körfez depremi, yalnızca bir doğal afet değildir.
Yaşamın ta içinden bir başka felakettir, toplumsal bir afet, siyasal bir afet, ekonomik bir afet, kültürel bir afet…

1948’den sonra ülkemizde yaşanılanın bir parçasıdır.
Ovaların sanayileşmeye açılması, endüstrinin aynı bölgelerde yoğunlaştırılması, karayolu politikasında inat edilmesi, ikili anlaşmalar ve bağımsızlığı gölgeleyen NATO gibi kuruluşlarla ilişkilerin pekiştirilmesi, sol ve aydın düşmanlığı, dinin politikaya alet edilmesi, bilimin ve düşüncenin yerini inancın alması, dinsel ve ırkçı bağnazlıkların yeşertilmesi, dinin dili gerekçesiyle Arapçanın yaygınlaştırılması, sermayenin dili gerekçesiyle İngilizcenin özendirilmesi, fabrika bacalarının tüttürülmesi için yeşil alanların tercih edilip karartılması, arsa ve arazi rantının ulusal gelir içindeki payının olağanüstü boyutlara yükseltilmesi, bu rantın mafyalaşmış örgütlenmelerle paylaşılması, bu yanlış gidişe karşı sesini yükselten yurtseverlik ve insanseverlik bilincinin, bağımsızlık, özgürlük, demokrasi, sosyal adalet istemlerinin zorla, baskıyla yok edilmeye çalışılması, 12 Mart ve 12 Eylül fırtınaları, 1 Mayıs, Maraş, Sıvas, Susurluk, tüm bunlar yaşadığımız toplumsal depremin parçalarıdır. Ve tüm bunlar doğal felaketlere karşı insan bilincinin öne çıkarılmadığı politikaların uzantılarından başka bir şey değildir.

Fay hattı üzerinde sanayileşmenin yoğunlaştırılmasını başlatan Demokrat Parti iktidarından başlayarak, Fay bölgesinde nüfusu, insan gücünü, yapılaşmayı, kentleşmeyi, sanayileşmeyi öneren politikalar insan düşmanlığından başka bir şey olamaz. Üstelik katmerli bir biçimde tarım alanlarının yok edilmesini de getirmiştir bu politikalar, bir başka düşmanlık yani.

Aynı düşmanlık, deprem yönetmelikleri olduğu halde, depreme dayanıklı yapılaşmanın nasıl gerçekleşmesi bilindiği halde rant uğruna imar politikalarının değiştirilerek yanlış yapılaşmaya göz yumulması, denetlenmemesi, izin verilmesi, imar aflarıyla özendirilmesi, sorumluların sorumsuzlar haline dönüştürülmesi de seçilen ve uygulanan yaşama biçimi politikalarının bir sonucudur ve bu da insan düşmanlığından başka şey değildir.
İnsan kendi kendine bunca düşmanlığı uygun görürse doğa ne yapsın?
Bir de şunu eklemeliyim, depremden sonra yaşadıklarımız, aptallaştırılma politikasının devamından başka bir şey değildir.

Yıldız bakıcılarıyla, falcılarla, medyumlarla, birbiriyle rekabet halinde yalan yanlış bilgilerle öne çıkıp kafaları karıştıran uzmanlarla, fısıltı gazetesiyle, bu fısıltıları anında tümümüze yaymada başarılı olan medyanın yaptıklarıyla sistemin aptallaştırma politikası olaysız yürürlüğünü sürdürmektedir. Küreselleşmeye katkının getirdiği tahkim yasası, sosyal güvenlik yasası, belirlediğimiz özünde insan düşmanlığı olan temel politikaların uygulanmasında değerli katkıları olan çetecilerin affedilmesini de içeren af yasası, ırkçı kadrolaşma, deprem sonu rantının bölüşülmesi ihaleleri gibi adımlar aptallaştırılmamızdan yararlanılarak gerçekleştirilmiştir.
Aynı zamanda toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel bir afet olan depremin acılarını ve yıkımlarını hafifletmenin yolu bilimin yol göstericiliğinde gerçekleşecek olan yaşama biçimlerinin, düzenlerin, insanın hak ettiği güzelliklerin sahiplenilmesinden geçer.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.