Deniz Yıldızı / Halil Güney

/ 11 Şubat 2020 / 1.527 kez okunmuştur / 8 Yorum
Deniz Yıldızı / Halil Güney

DENİZ YIL­DI­ZI

Halil Güney

“Avu­kat mısın sen !”

Bak­tım. En az bir haf­ta­lık sakal. Öyle ters ba­kı­yor ki, Ses­len­me­si de öyle. Hadi ba­ka­lım. Bu­gü­nün be­la­sı bu her­hal­de… O, evde yok­ken hacze git­ti­ği­miz bir borç­lu mu acaba! Sa­taş­ma­ya gel­miş bir hali var gibi.

Böy­le­le­ri­ne pabuç bı­ra­kır mıyım? Aynı tonda ce­va­bı ya­pış­tı­rı­rım.

“Ben­ze­te­me­din mi?”

“…”

Cevap ver­me­di, yak­laş­tı ve otur­du. Ce­bin­de­ki şiş­li­ğe vu­ru­yor eliy­le, muh­te­me­len pa­ra­yı gös­te­ri­yor.

“Bo­şan­ma da­va­sı, kaç para?”

Hadi, şükür… Derdi ben de­ği­lim. Muh­te­me­len, eşiy­le ka­ba­ğı yardı bu. Ters­li­ği de ondan. Elime, not almak için bir kâğıt aldım.

“Adı­nız, ad­re­si­niz, eşi­ni­zin adı, kaç yıl­lık ev­li­lik, çocuk var mı?..” gi­bi­sin­den so­ru­la­r sorup not al­ma­ya baş­la­dım.

An­la­dım ki, incir çe­kir­de­ği­ni dol­dur­ma­ya­cak bir tar­tış­ma­yı prob­lem ha­li­ne ge­tir­miş­ler. Senin eşe­ğin erkek, benim eşe­ğim erkek mu­hab­be­ti.

Aile hu­ku­ku da­va­la­rı­nı hiç is­te­mem, oldum, olası. Or­ta­ya sa­çı­lan kirli ça­ma­şır­lar, par­ça­la­nan aile­ler, or­ta­da kalan ço­cuk­lar; daha da kö­tü­sü bi­ri­ni seç­me­k zorunluluğuyla karşılaşan ço­cuk­lar…

“Bak, sana bir şey di­ye­ce­ğim: Yakın za­ma­na kadar ben öğ­ret­men­lik de ya­pı­yor­dum. Bir gün, öğ­ren­ci­le­re, çok is­te­di­ği­niz bir şeyi ve hiç is­te­me­di­ği­niz bir şeyi yazın dedim.”

“…”

Par­ça­la­nan bir aile­den arta kalan, bir o ta­ra­fa, bir öbür ta­ra­fa gön­de­ri­len bir ço­cu­ğun dramı…

“Kar­de­şim, işin çoksa, sa­de­ce di­lek­çe­mi yaz. Kaça ya­zı­yor­sun?”

Baba ta­ra­fı­na git­ti­ğin­de amca ve ha­la­la­rın an­ne­si­ne söy­le­dik­le­ri­ni; anne ta­ra­fı­na git­ti­ğin­de teyze ve da­yı­la­rın ba­ba­sı­na söy­le­dik­le­ri­nin acı­sı­nı ya­şa­yan bir ço­cu­ğun psikolojisi…

Benim der­dim em­pa­ti ya­pa­bil­me­si, muh­te­me­len ken­di­si­ ve iki ço­cu­ğu­nun ya­şa­mak zo­run­da ka­la­bi­le­ce­ği so­run­la­ra dik­ka­ti­ni çek­mek.

“Kar­de­şim, sen Güzin Abla mısın?”

La havle, ko­va­ca­ğım edep­siz ve had­siz he­ri­fi… Kom­po­zis­yon­da­ki çocuk ak­lı­ma ge­li­yor.

“İsmet İnönü’yü bilir misin?”

“Rah­met­li­yi kim bil­mez!“

Hah, an­la­şa­ca­ğız ga­li­ba.

“Ga­ze­te­ci­ler so­ru­yor­lar İsmet Pa­şa­ya: Paşam, Mev­hi­be Ha­nım­’la mut­lu­lu­ğu­nu­zun sırrı Nedir?”

“Çok basit. Çok basit bir ko­nu­da an­laş­tık. Kimin sesi daha çok çı­kı­yor­sa öteki su­sa­cak.”

Ga­ze­te­ci tek­rar­dan şaşırıyor:

“Bu kadar mı?”

“Evet, bu kadar…”

“Eve gel­di­ğim­de Mev­hi­be’min sesi çok çı­kı­yor­sa Ömer veya Erdal (ço­cuk­la­rı), biri veya ikisi bir­den ca­nın­dan bez­dir­miş­ler­dir onu. Kolay kolay kız­maz çünkü. Böyle bir za­man­da göz önün­de faz­la­ca kal­mam.”

“…..”

“Benim çok canım sık­kın­sa Mev­hi­be’m de gö­zü­me gö­rün­mez ve üs­tü­me gel­mez.”

“Or­ta­lık sa­kin­le­şin­ce ‘Neydi senin der­din?” diye kal­dı­ğı­mız yer­den devam….”

“Paşam, bu kadar mı ?”

“Evet, bu kadar. İki ki­şi­nin bağ­rış­tı­ğı bir yer­den ha­yır­lı sonuç çık­maz.”

İsmet Paşa’nın anı­sı­nın bir ya­ra­rı olur der­ken, hödük herif kalk­tı, bir hı­şım­la defolup gitme öz­gür­lü­ğü­nü kul­lan­dı.

Ben de ar­ka­sın­dan, da­nış­ma üc­re­ti filan diye, bey­hu­de yere çene çal­ma­ma öz­gür­lü­ğü­mü kul­lan­dım.

“Eeeee, n’oldu?” şimdi, diye so­ru­yo­rum ken­di­me.

Bo­şan­ma­ma­ya ikna ede­bil­dik mi, en önem­li­si bu…

“Ha­a­ayır!”

Da­va­sı­nı aldık mı?

“Haaayır!”

Dava di­lek­çe­si­ni yazıp, di­lek­çe pa­ra­sı aldık mı?

“Ha­a­ayır!”

Bari da­nış­ma üc­re­ti aldık mı?

“Hayır, ha­a­ayır !”

Elde var sıfır. Canım sı­kıl­dı.

Ada­mın çıkıp gi­di­şi de ca­nı­mı iyice sıktı. Bir ço­cu­ğun ya­şa­mı­na do­kun­ma­ya ça­lı­şır­ken elde var sıfır.

İşha­nın­da, ofis­le­rin açıl­dı­ğı ha­vuz­lu alana çık­tım. Bu­ra­sı, ge­nel­de kom­şu­luk iliş­ki­le­ri­nin ya­şan­dı­ğı, bir top­lan­ma alanı yani mu­hab­bet ala­nı­dır. Bak­tım, Rüs­tem isimli yaş­lı­ca bir avu­kat abi­miz bana ba­kı­yor.

“Hay­ro­la, canın sık­kın gibi, bir şey mi oldu?”

“Yok yaa!” de­diy­sem de ıs­ra­rı üze­ri­ne, biraz ön­ce­ki ya­şa­dık­la­rı­mı özet­le­yi­ver­dim.

“Salak Avu­kat!..”

Yaaa sabır, boş ver yaaa, gi­bi­sin­den laf­lar­la beni teskin eder, diye bek­ler­ken adama bak!

“Yaaa, abi! Sen bari…”

“ Ne yaaa’sı, sa­lak­lı­ğın lü­zu­mu yok. Yaz di­lek­çe­ni, al pa­ra­nı. Senin işin ne!”

“……”

“Sen; sos­yal hiz­met­ler uz­ma­nı mısın, yoksa Güzin abla mısın? Adam doğru söylüyor. Sen mi boşan dedin. Senin işin bu! Sen mi kurtaracakmışsın dün­ya­yı! Bize gön­der­sey­din…”

“Git abi ba­şım­dan yaaa, zaten canım sık­kın. Bir deniz yıl­dı­zı da biz kur­ta­ra­lım, dedik. Sen de yaani!..”

“Ne yıl­dı­zıy­mış o?”

“Bak, bir gün, bir genç, sa­hil­de do­la­şır­ken, sa­hi­le vur­muş, kum­la­rın üze­rin­de­ki bin­ler­ce deniz yıl­dız­la­rın­dan alıp alıp de­ni­ze atan bir adam gör­müş.”

“N’aapı­yor­sun amca?” diye sormuş.

“Deniz yıl­dız­la­rı­nı kur­ta­rı­yo­rum.”

Genç adam gül­müş.

“Amca, dünya kadar yıl­dız var. Nasıl başa çı­ka­cak­sın? Hep­si­ni kur­ta­ra­maz­sın, ne fark eder?” demiş.

Adam, eği­lip yer­den bir deniz yıl­dı­zı daha alıp atmış de­ni­ze.

“Bak, bunun için çok şey de­ğiş­ti.” demiş ve davam etmiş deniz yıl­dız­la­rı­nı de­ni­ze at­ma­ya.

“Sen, deniz yıl­dı­zı top­la­mak için mi açtın avu­kat­lık bü­ro­su­nu.”

“Yaa, boş ver abi! Çay içer misin, çay söy­le­ye­yim.”

“Tamam, iyi olur.”

Sonu gel­me­yecek an­lam­sız mu­hab­be­ti ka­pat­tık. Zaten canım sı­kıl­mış­tı, bir de üs­tü­ne bu mu­hab­bet! İyice sı­kıl­dım. Ya­pa­cak bir şey yok. Rüs­tem abi, bir de yeni sıfat ek­le­di bize.

Ara­dan bir­kaç hafta geçti. Zaman zaman unu­tur gibi olsam da ak­lı­ma ge­li­yor bu “salak” sözü. Ar­ka­daş­la­ra da kim bilir ka­çın­cı kez “Benim yap­tı­ğım doğ­ruy­du.” diye söze baş­la­dı­ğım­dan iyice bu­nal­dı­lar her­hal­de.

“Bu akşam, seni te­da­vi­ye gö­tü­re­ce­ğiz. Senin te­da­vi­ye ih­ti­ya­cın var.”

“Ne te­da­vi­si yahu? Şaka mı, bu?”

“İtiraz yok. Yer ayırt­tık.”

“Te­da­vi­ye yer mi ayır­tı­lı­yor, ran­de­vu mu alı­nı­yor?” Bun­la­rın neden söz et­tik­le­ri­ni tah­min et­ti­ğim­den fazla uzat­ma­dık. Söz­le­şe­rek ay­rıl­dık.

Ge­ce­nin iler­le­yen sa­at­le­rin­de he­pi­miz, iyice ke­yif­len­miş­tik. Kim bilir ka­çın­cı kez an­lat­tı­ğım­dan olsa gerek ben de biraz ra­hat­la­mış­tım. Te­da­vi iyi geldi!

O za­man­da, ka­pa­lı me­kân­lar­da si­ga­ra ya­sa­ğı yoktu. Sa­lon­da si­ga­ra du­ma­nın­dan göz gözü gör­mü­yor. Gar­son, elin­de bir yet­miş­lik ile çı­ka­gel­di.

“Hay­ro­la, biz ye­te­rin­ce içtik.”

“Bu avu­kat beye gön­de­ril­di.”

Ma­sa­da tek avu­kat benim…

“Kim­den gel­miş ?”

Gar­son, işa­ret etti. Sa­lo­nun öbür ucun­dan bi­ri­ baş baş ya­pı­yor, “Ben gön­der­dim.” diye.

Ye­te­rin­ce içtik gerek yok filan, diye geri gön­der­me­ye ça­lı­şı­yo­ruz. Adam bize ba­kı­yor, kalk­tı geldi. Adamı, biraz gözüm ısı­rır gibi de ner­den ısır­dı­ğı­mı çı­ka­ra­ma­dım.

“İyi ak­şam­lar cüm­le­ni­ze, beni çı­ka­ra­ma­dı­nız değil mi?”

“Evet, çı­ka­ra­ma­dım, gerek yok bu şi­şe­ye, lüt­fen!”

“Avu­kat bey, ben sizin bü­ro­nu­za, üç dört ay önce gel­dim. Tek­rar ge­le­cek­tim. Gel­me­ye yüzüm yoktu, biraz da utan­dı­ğım­dan…”

“Hay­ro­la, ne utan­ma­sı!”

“Ben bo­şan­ma için gel­dim, siz o ço­cuk­la­rı, İsmet İnönü’yü…”

Bu adam, o adam… Çı­kar­dım şimdi. Te­da­vi­ye gel­me­mi­zin hi­kâ­ye­si bu­nun­la baş­la­dı. Sa­de­ce ben değil, ma­sa­da­ki her­ke­si bir merak sardı.

“Anlat ba­ka­lım n’ooldu o iş ?” Ma­sa­ya rakı gön­der­di­ği­ne göre iyi şey­ler mi var, sa­de­ce özür mü?..”

“Avu­kat bey, ben o kadar say­gı­sız dav­ran­dım, öf­ke­liy­dim çok. Size de ayıp ettim.”

“Yok, ben üze­ri­me alın­ma­dım, senin der­din baş­kay­dı.” Şimdi, ger­çe­ği söy­le­sem, bo­zu­şa­ca­ğız. Dur, hele, iyi şey­ler var ga­li­ba.

“Hay sağ olun, üze­ri­ni­ze alın­ma­dı­ğı­nı­za se­vin­dim.”

“Eeee, son­ra­sı….”

“Sizin ora­dan çık­tım. Bir kah­ve­ha­ne­ye git­tim. Biraz dü­şün­düm, adam bu işi yap­mak için üni­ver­si­te­yi bi­tir­miş. Ben , dan dun ko­nu­şur­ken adam duy­maz­dan ge­li­yor, o ço­cuk­la­rı an­la­tı­yor; İsmet İnönü’yü an­la­tı­yor. Var­dır bir bil­di­ği dedim.”

“…”

“Abi, o çocuk, gö­zü­mün önüne ge­li­yor. Benim iki ço­cu­ğum da aynı şey­le­ri ya­şa­ya­cak­lar. Par­don, Avu­kat bey, abi de­yi­ver­dim….”

“Önem­li değil, için­den öyle gel­diy­se devam et. Ay­rı­ca ho­şu­ma da gitti.”

So­luk­suz din­li­yo­ruz.

“ Ha­nı­mı ara­dım abi, git­tim, ko­nuş­tuk baş başa. Biz tek­rar­dan bir­lik­te­yiz abi.”

“Bo­şan­ma­dı­nız mı?”

“Ne bo­şan­ma­sı abi, sa­yen­de abi. O öf­key­le benim kar­şı­ma seni Allah çı­kar­dı abi!..”

Adam, al­dı­ğı al­ko­lün de et­ki­si ile iyice sa­mi­mi dav­ran­ma­ya baş­la­dı.

“…”

“Sa­yen­de abi,bizim yu­va­mız yı­kıl­mak­tan kur­tul­du. Ço­cuk­la­rı da bize ba­ğış­la­dın abi.”

“Dur, yahu! Bi­raz­cık kat­kı­mız ol­duy­sa ne mutlu bize!”

“Ne bi­raz­cık abi. Biz artık es­ki­si gibi de­ği­liz; es­ki­sin­den daha iyi­yiz. Artık bir ger­gin­lik oldu mu, iki­miz bir­den höy­kür­mü­yo­ruz. Rah­met­li İnönü’nün tak­ti­ği­ni uy­gu­la­ma­ya ça­lı­şı­yo­ruz abi.”

Bir de ku­cak­la­dı ki beni. İte­me­dim adamı. İçim­den gel­me­di; ben de sa­rıl­dım adama.

Ma­sa­da­ki­ler, ben dahil ağ­laş­mak üze­re­yiz. Her­kes bize bak­ma­ya baş­la­dı.

“Al şu ra­kı­nı, çok mem­nun olduk böyle ol­du­ğu­na, bizim daha fazla iç­me­miz müm­kün değil.”

Adam, gar­so­na döndü.

“Bunu ayır, abim bir daha gel­di­ğin­de… Afi­yet olsun.”

Zorla ve­da­laş­ıp gön­der­dik, yoksa her­kes ba­şı­mı­za top­la­na­cak.

Benim te­da­vi, hiç de ak­lı­mı­za gel­me­yecek şe­kil­de ta­mam­lan­dı.

Rüs­tem abi­min de ku­lak­la­rı­nı epey­ce zonk­lat­tık tabii, te­da­vi­nin so­nu­na doğru.

Yine, ye­ni­den, yeni deniz yıl­dız­la­rı­nı gö­zet­me­ye devam.

Deniz Yıldızı / Halil Güney (8 Yorum)

  1. Yine döktürmüşsün. Kutlarım. Aile babası olmak kolay değil. Sabır ister. Yüreğine sağlık…

  2. Yüreğinize kaleminize sağlık Halil hocam.İnsana, insanlığa ve de insaniyete dair ders verici nitelikteki öykünüzü bir solukta okudum.Can-ı gönülden sizi kutluyorum.