Çapkın Müdür

/ 5 Aralık 2018 / 43 okunma / yorumsuz

Cüneyt Tanyeri

Vedat Bey, kasabanın eski söyleyişle maarif müdürüydü. Ancak bir türlü makamının adamı olamamıştı. Çok kurnazdı.  Odasında misafir ağırlamaktan, önüne konan kâğıtları imzalamaktan başka bir iş yapmazdı. Cuma ve bayram namazlarını kaçırmaz, mutlaka kaymakamın yanında saf tutardı. Diğer günlerde ise, davetlere icabet ederdi. Şu cümleyi çok duyduk ondan:

 “İçki içmem ama mezenizden yerim!”

Kendisine sunulan portakal suyunu votka karıştırılmış olmasına rağmen hiç bozuntuya vermeden içtiği, hatta “Bu mevsimde portakal suyu iyi gelir, bir bardak daha alayım!” dediği söylenirdi.

Kasaba eşrafından Halil ile Kazım, bu akşam içip içip coşmuş, gece yarısına doğru “Hadi, Fatma Hanım’ın evinde çengi oynatalım…” demişlerdi. Tabii yanlarında her zaman olduğu gibi Vedat Bey de vardı.

Ev, kasabanın dışında, alçak damlı bir yapıydı. Bu ev; dar sokaklı, ışıksız bir mahalledeydi. Hovardalık etmek isteyenler geceleri, böyle geç vakit gelirler, uyumak üzere yatmaya hazırlanan kızları uyandırıp oynatırlardı. Paralar havada uçuşur, rakılar devrilirdi. Vedat müdür ve arkadaşları işte bunun için gelmişler, kapıyı dövüyorlardı ama kapı bir türlü açılmıyordu.

İçeriden fısıldaşmalar, telaşlı ayak sesleri geliyordu. Maarif müdürü sertçe çıkıştı:

 “Fatma kadın, açın artık kapıyı! Çevreden görenler olacak.”

Tam yumruklayacakken evin kapısı gıcırdayarak açıldı. Üç basamaklı ahşap merdivenden inerken Fatma Hanım hürmette kusur etmiyor, arka arkasına özür diliyordu. Onlara kusur işlemesi mümkün değildi. Ortalık dağınıktı, kızların kıyafeti uygun değildi. Başka türlü gecikir miydi hiç?

Bir masa kuruldu; Halil, Kazım ve Vedat Bey sandalyelerine oturdular. Vedat Bey’e portakal suyu, diğerlerine rakı getirildi ve şerefe kaldırılan birinci kadehten sonra sazlar çalmaya, ziller şakırdamaya başladı. Belleri, bükülüp kıvrılan kızlar ortalığı şenlendirdi.

Maarif müdürü uzun zamandır gelmemişti Fatma Hanım’ın evine. Oysa orada çok beğendiği Dilara vardı. Hatta geçen akşam canı oynamak, içmek, keyif yapmak istemişti; en iyi âlem kiminle yapılabilirdi? Elbette Dilara’yla… Dilara’dan güzeli, işvelisi var mıydı bu memlekette?..

Kızlar “Hoş geldiniz, safa geldiniz!” sözleriyle kadehlerini konukların kadehleriyle tokuşturduktan sonra gülüşüyorlardı.

Dışarıdaki dondurucu ayaza rağmen evin havası öyle ısınmıştı ki kızlar terledikçe üzerlerindeki kıyafetleri birer birer atmaya başladılar. Dilara, alnına toplanan ter tanelerini silmek için azıcık uzaklaşıyor, duvara dayalı dolabın ayrık kanadını sıkıca kapatıp dönüyordu. Hatta Vedat Bey,

 “Dilara, altınlarını dolapta tutuyor herhalde” diyerek alay ediyordu.

Birden dışarıdan kesik, telâşlı düdükler duyuldu; kapının tokmağı koparılırcasına çalınıyor, köpeklerin uluduğu, yüksek sesle birinin bağırdığı duyuluyordu. Saz, zil, oyun, sohbet hep durdu. Vedat Bey, çok meraklandı.

“Hiç şüphe yok, kaymakam; eğlenceye gittiğimi öğrenmiş ve yeni gelen komiseri bu eğlenceyi dağıtmaya göndermiştir” diye geçirdi içinden.

Komiser, aksi bir adamdı, eline düşen iflah olmazdı. Bunun yanında Müdür Vedat Bey de çevrede mutaassıp biri olarak biliniyordu. Burada, bu batakhanede yakalanırsa hali nice olurdu?

Kapı kırılırcasına dövülüyordu, bir an önce açmak, daha fazla şüphe çekmemek gerekiyordu.

“Acele edin” dedi Vedat Bey, “Beni şu Dilara’nın altınlarını sakladığı dolaba sokup üzerimden kapıyı kapatın!”

Halil, “Biz önemli değiliz, Vedat Bey yakalanmasın!” dedi.

Kazım da Halil’in fikrine katıldığını başıyla onayladı. Dilara, itiraz etti:

“Olmaz, sen oraya sığmazsın.”

“Başka çare yok, gireceğiz.”

“Etme ağam, komiser dolabı ya açarsa…”

“Bir şey olmaz, içeri girer Halil’le Kazım’ı görür, hadi evinize deyip gider.”

Dilara’nın tüm itirazlarına rağmen Vedat Bey, iki kanatlı dolabın bir kanadının kolunu çekti. Açılmayınca diğerini açtı ve çevik bir hareketle içeri girip yan dönerek çömeldi. Kazım da dolabın kapısını sıkıca kapatmaya çalıştı ama kilit bozuk olduğu için kapı hafifçe ayrık kaldı.

Komiser, içeri girince saygı ile ayağa kalkan oda halkına bakmadı bile… Yanındaki sivil polise:

“Al isimlerini şunların!” dedi. Kimse konuşmuyor, kımıldamıyordu. Komiser diğer polislere, “Arayın her tarafı” emrini verdi. Böyle meclislerde ekseriya sandıkların, eşyaların arkasına gizleniveren açıkgözler olurdu. Bir elektrik feneri bütün köselere beyaz ışıklı çıplak, toparlak gözlerini uzatıyor, aranıyordu. Hayır, kimse yoktu…

Vedat Bey ise bu karmaşada, “Ya dolabın kapağı açılırsa!..” diye korkuyor, bir eliyle kapağın altındaki ek yerlerinden tutmaya çalışıyordu. İçerisi zifiri karanlık olduğundan göz gözü görmüyordu. Yaşarken mezara gömülmüş gibi hissedince bir ürperme girdi içine. Üstelik karşısında biri soluk alıp veriyormuş gibiydi. Bu durum ürpertisini büsbütün arttırdı ve titremeye başladı. Hatta elleri titreyince dolap kapağı da zangırdamaya başladı. Komiser bağırdı:

“Dağılın!”

Kimse ses çıkaramıyordu. Kızlar üstlerine birer örtü aldılar, Halil ile Kazım da kapıya doğru yönelmişti ki zangırdayan dolap kapısı gıcırtıyla açılıverdi. Komiserin gözleri şimdi de dolaba dikilmiş soruyordu:

“Kim var orada?”

Dolaptan çıt yok. Herkes heykele dönmüş vaziyette dolaba bakıyordu. Komiser bir kez daha sordu,

“Kim var orada, dedim.”

Çıt yok. Artık tahammül edemedi, yürüdü, dolaba yaklaştı, elindeki feneri dolaba tuttu.

Ufak tefek bir adam, başını iki elinin arasına almış, dolabın tabanına oturup dizlerini göğsüne doğru çekmiş, kımıldamıyordu. Komiser; fenerin beyaz, aydınlık gözlerini adama çevirip bağırdı:

“Ayağa kalk!”

Adam, yine kımıldamayınca gök gürültüsünü andıran sesiyle bir kez daha bağırdı,

“Ayağa kalksana be adam!”

Adam, ayağa kalktı. Işık yüzünü aydınlatınca tir tir titrediği belli oluyordu. Komisere korkulu gözlerle bakıyor, elleriyle de yüzünü gizlemeye çalışıyordu. Takım elbise giymiş, kravatlı bu adam kimdi? Bunu komiser de merak ederek sordu,

“Sen kimsin, dolapta ne arıyorsun?”

Utancından kızarıp bozaran adam; titrek, tereddütlü bir sesle,

“Benim adım Vedat, maarif müdürüyüm…”

“Maarif müdürü mü? Peki, burada ne arıyorsun?”

Halil, müdürün zor durumda kaldığını fark edip araya girdi,

“Müdür Bey’i biz davet ettik. O da bizi kıramayarak geldi.”

“Niye saklanıyor?”

Biraz cesaret kazanan müdür yüzünü gizlemekten vazgeçti ve komisere doğru dönerek,

“Sizi zor durumda bırakmak istemedim. Hem, duyulursa el aleme rezil olmak da var…”

Bu sırada dolabı inceleyen polis memuru aniden, “Komiserim, burada bir adam daha var!” diye bağırdı. Herkes o yöne bir kez daha dönünce dolabın kapalı kanadını gördüler. Komiser,

“Nerede?” diye sordu.

“Dolabın içinde…”

“O halde açın dolabın kapısını.”

Dolabın kapalı olan kanadını da açtılar. Bu kez müdürün tam karşısına gelecek şekilde çömelmiş vaziyette başka bir adam buldular. Polis memuru kollarından tutarak adamı çıkardı. Adam, şaşkın, sessiz duruyor; dik dik bakıyordu. Birden tanıdılar… Evet, o idi, kaymakamın ta kendisi… Kimse gözlerine inanamıyordu. Ne yapacaklardı? Ne de olsa kaymakamdı. Daha fazla mahcup etmemek için birer birer dışarı çıkıp karanlık sokaklarda kayboldular.

Ertesi gün istifa eden kaymakam kasabayı terk ederken makamında konuklarını ağırlayan maarif müdürü arkasından şöyle diyordu:

“Şuna bak, bir de kaymakam olacak. Meğer âlemciymiş, biz de namazında niyazında bir adam sanmıştık…”

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.