Boy Aynaları / Soy Aynaları (Barış Erdoğan)

/ 17 Şubat 2020 / 496 kez okunmuştur / 1 Yorum
Boy Aynaları / Soy Aynaları (Barış Erdoğan)

Boy Aynaları / Soy Aynaları

Barış Erdoğan

 

Hangi der­ya­ya dal­sam boy tu­ta­rım. (b.e.)

Ha boy ay­na­sı ha soy ay­na­sı!

Do­ğa­nın yan­sı­ma­sı ne ise in­sa­nın da o. Boy öl­çü­sü­ne çık­mış­sam bir ır­ma­ğı dö­kül­dü­ğü yere değin adım­la­rım, bir ağacı te­pe­den tır­na­ğa ka­rış­la­rım, bir dü­şün­ce­ye ge­lin­ce onu yay­dık­ça yayar, üç bo­yu­tu­nu alı­rım; ölçüm bu. İnsan­la il­gi­li öl­çü­le­rim söz­cük­ler­le olur. Söz­cük­ler dil altı bak­la­la­rım­dır. Ki­ta­bi söz­cük­le­ri ka­bu­ğu­nu soy­ma­dan bah­çe­me sok­mam, ma­hal­li ise sü­pü­rü­rüm. Şi­ir­sel olan­lar da er geç bir sı­nav­dan geçer. Hem bo­yu­na hem enine tar­ta­rım, ayık­la­dık­la­rı­mı göğ­sü­me vur­ma­dan, akıl te­ra­zi­sin­de mü­hür­le­me­den söz ha­zi­ne­me dahil etmem.

Uzun yol yol­cu­su­yum. Bu­gün­le­re Dede Kor­kut sa­ğım­da, Yunus so­lum­da gel­dim. Yol boyu on­lar­ca şiir çeş­me­sin­den su içtim, düz­ya­zı kay­na­ğın­dan söz dev­şir­dim; çağıl çağıl akanı gör­düm, dir­hem dir­hem dam­la­ya­nı, er­ken­den ku­ru­ya­nı… Des­tan olan di­lim­de, top­rak olan me­zar­da.

Boy boy­la­yıp soy soy­la­dım. Des­tan kah­ra­ma­nı ola­ma­dım­sa da des­tan kah­ra­man­la­rı­nın kay­dı­nı tut­tum. Va­ka­nü­vist­lik yap­tı­ğım sa­nıl­ma­sın. Mü­ver­rih­li­ğe de so­yun­ma­dım. De­vin­den kork­tum, cü­ce­sin­den ürk­tüm. Boy tut­tuk­la­rı­mı sof­ra­ya ge­tir­dim. Bu­yu­run sof­ra­ya!

Des­tan kah­ra­man­la­rı ulus­la­rın dev ay­na­la­rı­na düşen göl­ge­le­ri­dir. Kırk günde at binip kılıç ku­şa­nan Oğuz Kağan’ın “ze­bel­lah” bir des­tan kah­ra­ma­nı ol­ma­dı­ğı­nı cümle Oğuz Kağan an­la­tı­la­rın­da -san­ki bir­den çok­muş gibi- oku­rum da Rus­la­rın İgor’u Ku­man­lar­la sa­va­şır­ken atı­lan ok­lar­dan zerre et­ki­len­me­yen dev ötesi bir he­yu­la­dır. Be­owulf’un kar­şı­sı­na çı­ka­rı­lan Gren­del, ar­ka­sı­na gü­ne­şi ala­rak ay­na­lar­da öyle arz-ı endam eder ki İgor’u göl­ge­de bı­ra­kır. Sa­de­ce des­tan­la­ra özgü bir durum de­ğil­dir fi­zik­sel abar­tı­lar.

Divan nazım bi­çim­le­ri (mes­ne­vi­ler ve ga­zel­ler) bir İgor ya­ra­ta­ma­sa da “serv-i revan”larla (servi boylu), “kadd ü kamet”lerle” (boy bos) ikin­ci de­re­ce dev ay­na­la­rı çı­ka­rır kar­şı­mı­za. Nedim’in, mah­la­sı­nı yaz­ma­dan dil­len­dir­di­ği, “Ma‘lûm­dur benim sü­ha­nım mah­las is­te­mez/ Fark eyler onu şeh­ri­mi­zin nük­te-dân­la­rı” bey­ti­ni abı­ha­yat ni­ye­tiy­le içer­ken yarin uzun bo­yun­dan söz eden, “Gör kadd-i yâri serv-i çeman söy­le­rim sana/ Bak ol de­hâ­na râz-ı nihân söy­le­rim sana” (Me­rak­lı­sı­na: Çimen ser­vi­si, sen sev­gi­li­nin bo­yu­nu hele bir gör söy­le­rim sana; o ağıza bak gizli sır­lar söy­le­rim sana.) bey­ti­ni de mı­rıl­dan­ma­dan du­ra­mam.

Bu söz­ler­de ser­vi­nin “doğru ol­ma­sı, ye­rin­de du­ra­ma­ma­sı, sa­lı­na sa­lı­na ge­zin­me­si” zo­run­lu­dur: “serv-i revan, serv-i hı­râ­mân” Ha, el­pen­çe divan du­ra­nı da var­dır, ama o kö­le­li­ğe işa­ret­tir.

El­bet­te servi söz­cü­ğü­nün arka pla­nın­da “bir ömür yeşil kal­ma­sı, elif gibi dik ol­ma­sı, bir göl­ge­si­nin ol­ma­sı” söz ko­nu­su olun­ca Divan şa­iri­ne hak ver­me­mek olmaz. Bil­mem ki şimdi sev­gi­li­ler hangi sı­fat­lar­la anı­lır? Biraz daha in­saf­lı sı­fat­lar kul­la­nıl­dı­ğı­nı sa­nı­yo­rum. Şair Ne­ca­ti’nin lale ya­nak­lı sev­gi­li­le­ri bazen serv-i re­van­la­rın önüne geç­miş, on­la­rı çıl­dırt­mış­tır: “Lâ­le-had­ler yine gül-şen­de neler it­me­di­ler/ Servi yü­rüt­me­di­ler gon­ca­yı söy­let­me­di­ler”

Fu­zu­li’nin di­li­ne düşen serv-i re­van­lar­sa çok can yak­mış­tır: “Nice kadd ü hâl ü hatt ü ruhun gam ü renc ü derd ü belâ ile/ Büke kad­dü­mi töke ya­şu­mı yıka kön­lü­mü yaka câ­nu­mı” (Me­rak­lı­sı­na: Uzun boyun, benin, yü­zün­de­ki ayva tüy­le­rin, ya­na­ğın; ne za­ma­na kadar bin bela ile be­li­mi bü­kecek, bana göz­ya­şı dök­tü­recek, gön­lü­mü yı­ka­cak ve ca­nı­mı ya­ka­cak?) El­bet­te bütün serv-i re­van­lar bir İgor ol­ma­sa da İgor’u tığ ü teber kul­lan­ma­dan alt edecek bir So­kul­lu’muz var. Üç pa­di­şa­ha ve­zi­ri­azam­lık yapan iki met­re­lik So­kul­lu’ya sa­de­ce “uzun” an­la­mı­na gelen “tavil demek yet­mez, yet­miş üç yıl süren ömrü ne­de­niy­le de bir “ömr-i tavil”dir o. Reşat Ekrem Koçu abart­ma­nın do­zu­nu ka­çır­sa da Semiz Ali Paşa’dan söz eder­ken şuna yakın laf eder: Bir Semiz Ali Paşa’mız var ki öl­dü­ğün­de iki atla ta­şı­nır son is­ti­ra­hat­gâ­hı­na. Yakın dö­nem­ler­de sey­ran et­mek­te yarar var: Bir Ahmet Mit­hat’ımız var, Ka­pa­lı­çar­şı’da ça­lış­tı­ğı dük­kâ­nın ka­pı­sın­dan gi­re­me­di­ği söy­le­nir. Bugün sağ olsa “ha­ce-i evvel”imizi Bey­koz ça­yır­lı­ğın­da Bal­zac’la gü­reş­ti­rir­dim, hatta Bal­zac’ın ya­nı­na ar­ya­lar eş­li­ğin­de Pa­va­rot­ti’yi ko­şar­dım.

İşim bo­yu­nu ay­na­la­ra sığ­dı­ran­la…

Boy Aynaları / Soy Aynaları (Barış Erdoğan) (1 Yorum)

  1. Ustam, döktürmüşsün yine. Kutlarım. Çocukluğumuzun destanları ah ki ne ah… Sevgiyle…