Bisiklet / Derya Ezgi Tanyeri

/ 4 Ağustos 2016 / 33 okunma / yorumsuz

Sokak uzun ve dardı. Sağlı sollu özensizce park edilmiş arabalardan yer kaldığınca hareket olanağı bulunuyordu. Hava, yumuşak okşamalarıyla kararmaya yüz tutmuş fakat güneşin; insanın içini heyecanla dolduran, insana ümit verip çocukluğuna döndüren turuncu ışınları yer yer yarısı çakıllı, yarısı topraklı yola vuruyordu.

Ahmet; bisiklet sürmede her geçen gün deneyim kazanmış, okulun düzensiz bahçesinden köyün bu, caddeye benzeyen yoluna çıkmış, bir aşağı bir yukarı turluyordu. Bisikleti iki tekerlekliydi. Dört tekerleklisi kolay… Hiç bilmeyen biri bile binse pekâlâ sürebilirdi. İki tekerleklisi ise zor… Öğrenmesi zaman alır, öğrendikten sonra ustalaşması daha da zaman alırdı. “Oldum!” diyene kadar düşüp dizlerini parçalamak bu işin kuralıydı.

Uzun yıllar bisiklet özlemi çekmişti. Bisikleti olmadığı dönemlerde sık sık arkadaşlarını izler, onların sürüşlerinden bambaşka hayallere dalıp giderdi. Bu seyirlerden çok şey öğrenmiş olacak ki babası bisikletini hediye eder etmez hemen okulun düzensiz bahçesine gitmiş, bisikletine atlamış ve sürmeye koyulmuştu. Zorlanmıyordu da… Birkaç yalpaladı önce, sonra toparlayıverdi. Yani düşüp dizlerini parçalayacağı yoktu. Hatta ne ara böylesine
sürmeyi öğrendi, kendi bile şaşırıyordu.

Şimdi becerisini babasına gösterecekti. Babası, derme çatma evlerinin önüne bir oturak atmış; annesi, demini yeni alan çayları bardaktan buharları çıka çıka getiriyordu. Ahmet sürekli ailesini kontrol ediyor, eğer kendisini izlemiyorlarken yakalarsa hemen mızmızlanıyor “Ya beni izlesenize!” diye anne, babasına ötelerden sesleniyordu. Hoşuna gitmişti Ahmet’in bu seyirci işi. Kendi başına olduğunda keyif alınmaz gibi geliyordu artık ona, kesinlikle birileri izleyecekti nasıl bisiklet sürdüğünü.

Bisikleti altı vitesliydi. Ama altıncı viteste ister istemez hız yaptığı için kullanmıyordu. Becerisi neydi? Sadece iki tekerlek üzerinde durup yavaştan hareket etmek mi? Çeşitli oyunlar oynuyordu bisiklet üzerinde. Önce yavaş yavaş gidiyor, sonra ardı ardına vitesler değiştirmeye başlıyordu. Bu oyun bitince yenisine geçiyor, bisikletiyle yolda “S” çiziyordu. Köy yeri zaten, yollar fazla yoğun da değil. Tek tük araç geçerse o zaman yoldan çekiliyor,
alan kendisine kalınca tekrar başlıyordu oyunlarına.

Günü böylece tüketmek üzereydiler. Ailesi, akşam yemeği yemek için Ahmet’i eve çağırmıştı. Her çocuk gibi önce oyununda biraz daha kalmak, son bir tur atmak istemişti. “Peki!” dedi babası, “Çok sürmesin ama!” Ahmet, sokak boyunca sağlı sollu park edilmiş arabaların yanından turunu atmış; dönüş yoluna geçmişti. Annesi, bardakları toplayıp yemeği önceden hazırlamak için eve girmiş; babası ise içeri girmek üzere oturakları eline alıyorken Ahmet’in yaklaşan bilindik mızmızlanması duyuldu: “Anneeee, babaaaa! İzlesenizeeee beee!…” Ahmet’in cümlesi tam bitmek üzereydi ki bıçak gibi kesiliverdi sesi. Ardından “küt” diye endişelendiren bir gürültü… Babasının gözleri telaşla oğlunu aradı. Ahmet, misafirlik için İstanbul’dan gelen komşularının evinin önüne park edilmiş pahalı mı pahalı bir arabanın yanı başında düşmüş, yerdeydi. Aracın sahibi, kapının önünden gelen sesle önce pencereden bakmış; Ahmet’in bisikletle arabaya çarptığını görünce apar topar dışarı çıkıvermişti.

Baba, oğlunun arabaya çarptığını görmüş, Ahmet’inin yanına koşamamış, olduğu yerde bir dikili taş gibi donup kalmıştı. Elinde oturak, kirli sakallı suratına yanan bir saç gibi hızla çöküveren çaresizlik ve bu duyguların verdiği durağanlık… Sadece izliyordu, ne de olsa oğlu kendisini izlemesini istememiş miydi? Sözünü tutmuştu işte, sadece izliyordu babası. Nereden bitivermişti bu çaresizlik, bir deprem gibi geliveren bu durgunluk? Bisikleti oğluna karne hediyesi olarak alacaktı. Karneler haziranda verilecekti. Ahmet’in babası, bisiklet için parayı tam on ay önceden -eylüldenbiriktirmeye başlamıştı. Takvim hazirana geldiğinde hâlâ daha açığı vardı. Dostu yetişti yardımına. Parayı denkleştirdi, öyle hediye etti. Yoksulluktu bu adamakıllı. Şimdi rüyalarında bile göremeyeceği, yaşamı boyunca kazanamayacağı bir ederdeki arabaya oğlu çarpmıştı. O arabanın ufak bir çiziği bile kaç günlük yevmiyesiyle kapatılırdı? En kötüsünü düşünüyordu. Oğlu için dünyaları yakardı ama Ahmet’in, bir yerini parçaladığını bile aklına getirip düşünemiyor, sadece izliyordu.

Ahmet, önce bisikletini kontrol etti. Sağlam görünüyordu. Üstü başı umrunda mıydı sanki? Bisikletine bir şey olmasındı da… Yerden kalkmamıştı bile. Aracın sahibi, Ahmet’e bakmadan bisikletin çarptığı yeri didik didik etti. Arabanın hasar gördüğünden emindi. Samanlıkta iğne ararmışçasına aradı. Bir şey bulamadı. Ahmet’i; arabanın sahibinin arabanın yanına gelmesi, öfkeli ve telaşlı davranışlar göstermesi basbayağı korkutmuştu. Dayak yemekten mi korkuyordu? Bilmiyordu ama arabaya büyük zarar verdiğine inanıyor ve korkarak sahibin bir şeyler demesini bekliyordu. Sahip, hiçbir şey bulamadı. Sorun olmadığını görünce Ahmet’in yanına çömeldi hemen. İyi niyetli miydi? Niyeti iyi olan önce çocuğa mı bakardı, arabaya mı? Ahmet, sahibin yanı başına eğilmesinden korkusu daha da artmıştı. Yalvarır gibi usul usul sözcükler çıkıverdi ufacık ağzından: “Kızma amca; çizilmesin, diye kolumu koydum araya. Kızma!..” Arabanın sahibi, yüreğine dokundu mu bilinmez, bu sözler karşısında Ahmet’i iki elinden tutup ayağa kaldırdı. Hiçbir şey olmamış gibi konuştu:

– Olur öyle şeyler, daha dikkatli kullan. Tamam mı?

Öylesine sevinmişti ki çocukcağız, ellerine sarılıp defalarca öpmek istedi fakat yapamadı. Heyecanlı heyecanlı:

– Söz amca; söz, dedi sadece.

Bisikletini aldı yerden, uzakta nefes bile almadan taşlaşmış babasına doğru bisikletiyle yürüdü. Ahmet’in arabayı koruyan dirseği, yere vurmuş; kanı, canı fazla acımasın diye gözyaşı gibi inceden inceye sızıyordu.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.