Bir Nefes Ver / Hande Baba

/ 1 Ağustos 2016 / 8 okunma / yorumsuz

Bahçe kapısından girerken öylesine bitkindi ki yan bahçeden onu gören Savaş’ın kendisine seslendiğini duymadı bile. İkinci seslenişine de tepki alamayan delikanlı, dayanamayıp “Zeynep abla iyi misin?” diye bağırdı. Çantasında evinin anahtarını arayarak bahçe yolunda ağır adımlarla ilerleyen kadın, duyduğu sesle irkildi birden.

“Ne oldu, niye bağırıyorsun Savaş?”

“Seslendim seslendim duymadın. İyi misin? Ayyy o halin ne, ne oldu?”

“Ne var halimde, ne olmuş” diyen kadın eğilip üstüne başına göz gezdirince anladı Savaş’ın şaşkınlığının nedenini. “Yok, benim bir şeyim yok. Çocukların kanı bulaşmış, iyiyim ben” dediğinde Savaş aralarındaki bahçe duvarını atlayıp çoktan yanına varmıştı bile. Çantasını taraçadaki masaya, kendini de en yakınındaki sandalyeye bırakıp arkasına yaslanan kadın derin bir nefes aldı. O an belki de tek farkında olduğu şey nefes almanın ne kadar değerli olduğuydu. Evet, yaşamak nefes almak demekti. Ve her şey pamuk ipliğiyle bağlıydı birbirine. Bir sonraki nefesi alacağımızın hiçbir garantisi yoktu. Aldığımız her nefes son nefesimiz olabilirdi.

Savaş’ın “Anlatsana Zeynep Abla ne oldu, neden kan revan içindesin, ne çocuğu?” diye ardı ardına sıraladığı sorularla biraz olsun kendine gelen kadın başladı anlatmaya.

Taburcu olacak bir arkadaşını hastaneden almaya gitmiş, işlemleri bitirdikten sonra da onun evine doğru yola çıkmışlardı. Ana yol her zaman olduğu gibi kalabalıktı ve trafik son süratle akıyordu. Aniden karşı şeritten bir araba havalanmış ve bir takla atıp önlerine düşüvermişti. “Şu an yaşıyor oluşum bir mucize. Frene biraz geç bassaydım o araba üstümüze düşecekti…” Çarçabuk arabasından inip diğer arabaya koşmuştu. Daha araca varmadan paramparça olmuş camın ardındaki direksiyona dayalı siyah saçlı kafayı görmüştü. Her yer kan içindeydi. “Ambulans, ambulans çağırın” diye bağırdığı an yalnız olduğunu, kendinden başka kimsenin durmadığını fark edip kendini yola atmış, gelip geçen arabalara “Görmüyor musunuz, neden durmuyorsunuz?” diye bağırmaya başlamıştı. O an hissettiği çaresizlik, yalnızlık, korku… Zeynep “Üşüdüm Savaş, şu temmuz ayının sıcağında üşüdüm ben orada” derken hâlâ tir tir titrediğinin farkında bile değildi. Savaş “Zeynep abla, şimdi de üşüyorsun. Anahtarı ver; hem su getireyim hem de üstüne bir şeyler bulayım içerden” deyince kadın çantasına uzanmış, epeyce bir aramadan sonra anahtarı bulup titreyen parmaklarıyla Savaş’a uzatabilmişti.

Zeynep bardaktaki suyun yarısını içtikten sonra zar zor duyulan bir sesle devam etti anlatmaya. Neyse ki sonunda birkaç araba durmuştu da… Neden kendi arabasına dönüp telefonunu alıp ambulans çağırmak yerine gelen geçen arabaları durdurmaya çalıştığına bir türlü anlam veremiyor; bir yandan anlatıyor, diğer yandan kendi kendine söylenip duruyordu. “Çok yalnız, çok çaresizdim Savaş, galiba önce yalnızlığımı yenmek istedim. Arkadaşım zaten bir şey yapamazdı. Birine tutunmadan yürüyemiyor bile.”

Arabanın sağ kapısının açık olduğunu fark ettiği an araçta başka birinin olup olmadığını düşünüp hemen o yöne koşmuştu. Biraz ileriye savrulmuş genç kızı görünce de “Burada biri daha var” diye bağırarak etraftakilere haber vermişti. Genç kız ayağa kalkamıyor, öylece dümdüz yatıyor fakat konuşabiliyordu. “Abim… Abim iyi mi? Beni bırakın, ne olur onu kurtarın, onun iki çocuğu var” diye yalvarıyordu. Zeynep gençlerin yakınlarına haber vermek gerektiğini o an anlamıştı. Kıza telefonunun yerini sormuş, sonra da kızın çantasını bulmak üzere arabaya koşmuştu. Direksiyona dayalı siyah saçlı kafanın ne kadar genç bir bedene ait olduğunu o zaman görmüş, başından akan kanın hâlâ sızmakta olduğunu da, genç adamın hâlâ nefes aldığını da aynı anda fark etmişti. “Ambulans nerde kaldı, yaşıyor, yetişseler kurtarabilirler belki. N’olur bir daha arayın ambulansı” diye bağırmıştı. Kızın çantasının arka koltukta olduğunu fark edip arka kapıya yönelmiş ama ne kadar uğraşsa da kapıyı açamamıştı, belli ki sıkışmıştı kapı. Çantayı mecburen ön koltuktan almaya çalışmış, muhtemelen de üstüne başına kan o sırada bulaşmıştı. Genç kızın yanına dönerken çantadan telefonu çıkarmış, son görüşülen numaraların arasında “Annem” yazısını görünce kendi annesine kavuşmuşçasına derin bir nefes almış ancak sonra durmuş, öylece kalakalmıştı, eli varmamıştı aramaya. “İki çocuğu bu haldeyken ne söyleyeceğim kadına?” diye düşünerek genç kıza, “Anneni arayayım mı?” diye sormuştu. “Hayır olmaz, annemin kalbi var. Onu değil, lütfen ablamı arayın” demişti. Tam o sırada ambulans gelmişti. Ablalarına durumu olabildiğince yumuşak bir şekilde anlatıp ambulansın gittiği hastanenin adını ve kazanın olduğu yeri bildirmişti. Zeynep anca arabasına binip arkadaşına nasıl olduğunu sorduğunda fark etmişti kızın çantasıyla telefonunun kendisinde kaldığını.

Bardaktan birkaç yudum su içtikten sonra Savaş’a dönüp iznini ister gibi, “Bir duş yapayım, üstümü başımı değiştirip hastaneye gideyim. Hem çocukların durumunu öğrenirim hem de kızın telefonuyla çantasını teslim ederim” demişti. Savaş “Zeynep Abla çok geçmiş olsun. Bu anlattıkların çok üzücü ama her gün bunun gibi yüzlerce olay yaşanıyor. Ben senin bu gibi durumlar karşısında daha güçlü, daha tedbirli olmanı beklerdim” deyince delikanlının ne demek istediğini önce anlamaya çalıştı, sonra da “Nasıl yani, önüme bir araba düşeceğini nereden bilip ne tedbiri alacaktım ki?” diye sordu. Savaş “Onu tabii ki bilemezsin ama kandan bin bir türlü hastalık geçiyor. Madem durdun, yardım etmek istedin ambulans çağırmakla yetinmeli, böyle kendini parçalamamalıydın” deyince Zeynep hızla sandalyeden kalkıp “Sonra görüşürüz Savaş” diyerek evinin kapısına yöneldi. Delikanlının söyledikleriyle tamamen kendine gelmiş; nasıl bir dünyada, nasıl insanlarla birlikte yaşadığını bir kez daha anlamıştı. O araç üstlerine düşseydi kendisi şu an o çocuklardan çok daha kötü bir durumda olabilirdi, hatta ölmüş bile olabilirdi. O zaman geçip giden arabaların umursamadığı şey, o çocuklar değil kendisi olacaktı. Ama hepsi bir yana, bu sözleri Savaş’ın söylemesi Zeynep için yenilir yutulur gibi değildi çünkü Savaş bir veterinerdi. Sonuçta tıp eğitimi almıştı ve böyle bir durumda koşması, müdahale etmesi gereken ilk kişilerden biriydi. Orada olsa ne yapacaktı, ambulans çağırmanın dışında bir şey yapmayacak mıydı, üstüne kan bulaşır korkusuyla hiçbir şeye dokunmayacak mıydı, o delikanlı yaşıyor mu, öldü mü diye nabzına bile bakmayacak mıydı? Savaş’ın söyledikleri onu kendine getirmekle kalmamış, ne kadar kötü bir dünyanın parçası olduğunu da hatırlatmıştı. Kendi kendine “Savaş o kazayı görseydi muhtemelen durmadan geçip gidenlerden biri olurdu. Yazık, aldığı onca yıllık eğitime yazık” dedi. O an anladı yaşamanın sadece nefes almak olmadığını; yaşamak aldığın nefesi üfleyebilmekti. Arkadaşını düşündü; yeni ameliyatlıydı, bir an önce eve gidip yatması gerekiyordu. Ancak oyalanıyor diye Zeynep’e hiç sitem etmemiş, tam tersine yardımcı olamadığı için defalarca özür dilemişti. Gençlerin durumuna nasıl üzüldüğü öylesine belliydi ki. Sonra genç kız geldi aklına. Kendini hiç düşünmeksizin abisinin kurtarılması için nasıl da yalvarmıştı. Zeynep “Neyse ki bu dünyada sadece nefes alanlar yaşamıyor. Aldığı nefesi üfleyenler de var. Eğer öyle olmasa yaşamak katlanılmaz olurdu” diye geçirdi içinden. Duşa girmeden önce çarçabuk bir kek çırpıp fırına atıverdi. Hastaneye eli boş gitmek olmazdı.

Hande Baba

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.