Bir Köprü, Bir Fetva…

/ 17 Kasım 2019 / 203 / 1 Yorum

Kay­gı­lar bul­dum sonra. Öğ­ren­me­yi öğ­ren­dim. Yok­sul­luk­tan, il­gi­siz­lik­ten, şa­rap­tan, si­ga­ra­dan, ka­hır­dan. An­la­ta­ma­dık­la­rı­mı an­la­tan bilge ki­tap­lar girdi ha­ya­tı­ma. De­ğiş­ti­ri­yor­du. Yol­dan çık­tım.

Bir Köprü, Bir Fetva…

Bir Köprü, Bir Fetva…

Muzaffer Yegül

 

Düş­le­rim yoktu. Mut­luy­dum.

Ha­ya­tı an­lam­lan­dır­ma ça­ba­la­rım yoktu. Çö­zül­me­si zor prob­lem­ler­le ta­nış­ma­mış­tım.

Belki de ıs­ka­lı­yor­dum. Ya­pa­mam dü­şün­ce­si ile ken­di­me kay­gı­lar do­ğur­mu­yor­dum.

Güzel an­la­rı ya­ka­la­mak için koş­tur­mu­yor­dum. Ne para, ne giysi, ne isim. Ken­di­mi iyi du­yum­sa­tan şey­le­ri se­çe­mi­yor­dum. Çok genç­tim. Her şeyi ol­du­ğu gibi gö­rü­yor­dum. Yalın, doğal bir yerde içten dost­luk­lar. Yü­züy­le, se­siy­le, gü­lü­şüy­le azla avun­ma­ya alış­mış in­san­lar… Kar­deş­lik di­liy­le ko­nuş­mak ye­ti­yor­du. Ben ek­sik­tim. Ka­sa­ba kü­çük­tü.

1970 Şem­din­li. İlk atama, ilk me­mur­lu­ğum. “Ya­şan­maz” de­ni­len “Kürt­le­rin için­de”yim. Ha­ri­ta­nın sıfır nok­ta­sın­da boş otu­ru­lan bir dev­let da­ire­si. Bende sa­de­ce resmi ya­zış­ma­lar için her sabah soluk so­lu­ğa otur­ma­ya ye­ti­şi­yo­rum.

Kay­gı­lar bul­dum sonra. Öğ­ren­me­yi öğ­ren­dim. Yok­sul­luk­tan, il­gi­siz­lik­ten, şa­rap­tan, si­ga­ra­dan, ka­hır­dan. An­la­ta­ma­dık­la­rı­mı an­la­tan bilge ki­tap­lar girdi ha­ya­tı­ma. De­ğiş­ti­ri­yor­du. Yol­dan çık­tım.

Çıl­gın ak­ma­sa da geçit ver­me­yen bir dere vardı. Bir sorun. Sı­va­lı pa­ça­lar­la elde sopa ge­çi­lir­di. Ka­tır­la, atla bir de. Başka il­le­re ata­nan me­mur­la­rın ve­da­laş­ma nok­ta­sıy­dı. Ay­rı­lık De­re­si’ydi adı. Zap Su’yuna akı­yor­du.

Dev­rim­ci Genç­lik Köp­rü­sü. Diğer adı Deniz Gez­miş Köp­rü­sü. Zap Suyu üze­ri­ne 1969’da ya­pıl­mış­tı. Adın­dan ürken güç­ler­ce 1999’da bom­ba­la­na­rak yı­kıl­dı. Elli üç günde ya­pıl­dı,otuz yıl ya­şa­dı. Onca yıl sa­yı­sız has­ta­ya, okula giden ço­cu­ğa yol, yol­daş oldu. Daha sonra ye­ni­den ya­pıl­mış olsa da il­ki­nin he­ye­can ve an­la­mın­dan uzak­tı.

Dev­rim­ci Genç­lik Köp­rü­sü’nden iki yıl sonra, 1971. Aynı coğ­raf­ya­nın bir adım ötesi Şem­din­li’de bir başka köprü. Sağlı sollu ceviz ağaç­la­rı­nı ara­la­ya­rak sus­kun akan Ay­rı­lık De­re­si üze­rin­de ‘bizim’ köp­rü­müz. Köprü ile il­gi­li bir imece evi­miz vardı. Ak­şam­la­rı top­la­nı­yor er­te­si gü­nü­mü­zü plan­lı­yor­duk. Öğ­ret­men, hakim, or­man­cı, fı­rın­cı bir ara­day­dık. İşçi yoktu. Kendi iş­le­rin­dey­di onlar. Dünya iyisi in­san­lar bilgi ve be­ce­ri­le­riy­le gel­miş­ler­di. Bir hafta el bir­li­ğiy­le ça­lı­şıl­dı. Eşit ve gö­nül­lü bir emek­le ku­rul­du köprü.

Bir­lik­tey­dik. Her şey “Bu köp­rü­den geç­mek gü­nah­tır” fet­va­sı ve “Al­lah­sız­lar Köp­rü­sü” ya­kış­tır­ma­sı­na kadar gü­zel­di. Bir müftü çir­kin­le­me­siy­di . Hiç umur­sa­ma­dık. Za­ma­nın vic­da­nı vardı çünkü. Ço­cuk­lar se­vinç­le oy­na­yıp zıp­lı­yor, köp­rü­den gülen yüz­ler­le ge­çi­li­yor­du. Ki­lit­len­miş be­yin­le­ri ge­ri­de bı­ra­ka­cak­tık. Halk­la ku­ru­lan ya­kın­lık hep hoşa git­mez. “Bun­lar kim olu­yor” de­miş­ler­di. Köprü yap­mak dev­le­tin işiy­di. Sab­re­de­cek­ler­di. Azap­sa azap­tı, çe­ki­le­cek­ti.

Köp­rü­müz Dev­rim­ci Genç­lik Köp­rü­sü kadar ya­şa­dı mı bil­mi­yo­rum. 1972’de Şem­din­li’den ay­rıl­mış­tım. Ay­rıl­mış­tım ama der­dim vardı artık. Kay­gı­la­rım. Omuz­la­rım­da yük­ler. Hayat kur­ma­ca an­lam­lar­dan uzak­tı ama benim an­lam­la­rım vardı. Dö­nüş­müş­tüm. Far­kın­day­dım. Dü­şün­dü­ğü­mü değil neyi dü­şün­mem ge­rek­ti­ği­ni öğ­re­ni­yor­dum. Bir pa­ra­doks değil öz­gür­lük­tü bu. Ste­fan Zweig sö­züy­le; “kendi içim­de­ki in­sa­nı ta­nı­yın­ca bütün in­san­la­rı ta­nı­ma” yol­cu­lu­ğuy­du.

Kağıt ve mü­rek­kep ko­ku­su­nun ta­nım­la­na­maz tadı. Dos­to­yevs­ki ile de­ği­şen dün­yam. Yazın tür­le­ri ara­sın­da he­ye­can­la ge­zin­mek. Oku­mak. Sos­ya­lizm­le ta­nış­mak. Bu coğ­raf­ya öz­gür­leş­tir­miş­ti beni. Yer­yü­zü yol­cu­lu­ğun­da far­kın­da­sız­lık için­de ya­şa­mak… İste­di­ğim dünya bu değil, dedim.

Kırk yıl sonra ye­ni­den git­tim Şem­din­li’ye. Ay­rı­lık De­re­si’nde dur­dum. Köp­rü­den bir iz bile kal­ma­mış­tı. Ka­yıt­lı se­si­mi ara­dım ceviz ağaç­la­rın­da. Yoktu. Şe­kil­siz bir beton yı­ğı­nı gö­rü­nü­yor­du sa­de­ce. Göz­le­ri­mi de­re­ye ya­tır­dım, es­ki­ler­den kim­se­cik­ler geç­mi­yor­du. Dere çok kü­çül­müş­tü. Yok­sul, yor­gun, ve kır­gın­dı.

Ka­sa­ba ge­lecek ku­ra­bi­le­ce­ğim bir yer de­ğil­di artık. Renk­siz­di. Ay­rı­lık De­re­si’yle sev­di­ğim Şem­din­li yitip git­miş­ti. Bir oyun­ca­ğım kı­rıl­mış­tı sanki. Din­len­mek için otur­dum. Düş­tey­dim. Bari bu ha­liy­le bir res­mim olsun dedim. Son­ba­har yeli yü­zü­mü ok­şu­yor­du. Ta­nı­ma­dı­ğım bir çocuk ko­şa­rak ya­nı­ma geldi. Fark­lı bir de­rin­lik vardı ba­kı­şın­da. Kadim za­man­lar­dan ta­nı­yor gi­biy­di.

“Re­sim­de ben de ola­yım amca” di­ye­rek be­li­me sa­rıl­dı. Şa­şır­dım.

Yü­re­ği­me masum bir do­ku­nuş­tu.

Ay­rıl­dım köp­rü­den.

Avatar

sanat ve edebiyat dergisi

Bir Köprü, Bir Fetva… (1 Yorum)

  1. Sevgili Muzaffer,
    İçten akan duygu pınarın öyle berrak ki, özlediğimiz kirlenmemiş oksijeni ciğerlerimize taşıyor. Rahatlatıyor ve yalnızlıktan kurtarıyor tekilliği. Son bölümdeki çocuk figürü, çok görkemli bir metafor yaratıyor ayrıca. Kutluyorum hem de nasıl coşkunca…