Bir Alaca Kısrağa Benziyor Zaman / Barış Erdoğan

/ 29 Eylül 2018 / 129 okunma / yorumsuz

 

Barış Erdoğan

“Senden ne kaldı lili, ne kaldı? Ben yüzünü unuttum, bu benim suçum değil; her gün, her saat yüz yüze olduklarımı unuttum ben. İstersen kalbini gösterme; kirlenmiştir geçen zamanda. Hep derdim, zaman beyaz bir süngerdir diye, haklı çıktım. İçime bir kırmızı düştü, bu kan demek, yani hayat demek. Kendini anımsatmak için koşulları zorlama. İncelmiş zaman kopar.”

Bir zamanlar dünyanın en uzun mesafeli koşucusuydum. Zaman, çoğunlukla ardımda kalırdı, bekle derdi, elimden tut, yanıbaşında olayım, derdi. Oysa ben, “Hepimiz kaybettiğimiz ya da ulaşamadığımız her şey için zamanı suçlarız. Unutmayın ki, zaman konuşacak olsa hepimiz utanırız.” diyen Tolstoy’un aksine zamanın ilerisinde olmaktan şikâyetçi değildim, neden suçlayayım ki geride kalmasını?

Yoğun yaşayan insan “zaman”ın bütün zembereklerini dilediğince kurar, dilediğince boşaltır. Bir de zamanın neresinde olduklarını sorgulayanlar var. Tanpınar, yaşadığı zaman dilimine başka bir açıdan bakar: “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında.”  Sahi Tanpınar zamanın neresinde? Zaman dediği, yaşadığı toplumsal değerler bütünü mü, her geçen gün içini kemiren uyumsuzluk kurdu mu? Necip Fazıl, kaçan zamanın acısını daha derinden yaşar: “Kimbilir nerdeseniz, / Geçen dakikalarım? / Kimbilir nerdesiniz?” Eğri oturup doğru konuşalım; zaman güçlü bir kontrol mekanizmasıdır, insan ise onun elinde bozulmaya meyilli bir oyuncak.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yapraklarını hazmede hazmede çeviren oldu mu bilmem. Her saniyenin hesabı tutulur satırlarda. İnsan zamanın tutsağıdır, zaman kavramının boşa akıp gitmesine çare arayan bir zavallıdır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda geçmek bilmeyen bir zaman at oynatır. Ya Huzur? Bir aydın tedirginliğinin, zaman bilincinde bir insanın titreyişlerinden başka nedir? Mümtaz – Nuran ilişkisinde geçen, “Mümtaz, ateşte ağır ağır kavrulmuşa benzeyen ciltleri elinde evirip çevirirken geçen mayıs başında bu dükkâna son defa geldiği günü düşündü. Nuran’la buluşmalarına bir saat vardı.” Tükenmeyen bir saat…

Şimdi de sizi Ulysses’e götüreceğim. Tek bir günün hikâyesi… Yedi yüz sayfalık… Aklını oynatır insan. Üstelik yazarı James Joyce “Profesörlerin hakkında tartışacakları, gerçekten ne demek istediğimi anlamaya çalışacakları birçok bilinmezlik yarattım, zaten bu da ölümsüz olmanın tek yolu.” deyip işin içinden sıyrılmış, okuru vs Ulysses’in ateşine atmış.

Shakespeare, bengü taşlara adını yaldızlı harflerle yazdırıp yine de, “Ben zamanı boş yere harcadım, şimdi o da beni acımadan harcıyor.” diyorsa ben nasıl feryat etmeyeyim? Zaman, kendisini harcayanları sessizce harcamaktan o kadar mutlu ki. Kant’ın, “zaman” için yakıştırdığı “sessiz testere” sözü gençlikte beğenilmez ancak belli yaşlarda bu benzetmenin doğruluğuna hemen onay çıkar. Yeniden başlasam da tanrının bahşettiği organlarım onun farkına varacak güçte değildir; haydi desem de gözüm, kulağım, kalbim çok uzaklara gitmek için çoktan valizini toplamış kararlı bir yolcu.

Daha düne kadar burnumdan bir karış uzakta okurdum gazeteleri, kitapları, dergileri; bugün bu mesafenin iki karış daha uzadığını görüyorum. Öyle ki, adım adım gelirken yetersizlikler, zamanla geçer dedim. Söylenenlerin yarısını duyuyorum, üstelik aşağılama içerenleri. Dilim yeterince dönmüyor, sözcüklerin irisi ağzıma sığmıyor. Günü geldi, topallamaya başladım, koltuk değneklerine sığındım. Siyasette de böyle değil mi? Tek başına ayakta durmayı bilen bir insanın çeşitli nedenlerle “Ah efendim, ben dünyanın en güzel koltuk değneğiyim.” sözleriyle nasıl zavallılaştığına tanık olmuyor muyuz? Gerçekten şu saat denen eşya bir mekân, onun ağır ağır yol alışı bir zaman, ayarı da insan. Buna benzer şeyler derdi Tanpınar. Zamanla ayarı bozulmaya görsün insanın, güçlü bir el hemen ayar vermeye hazırdır.

Siz siz olun ayarlarınızı mahir ellere yaptırın.

Ben söğüdün hatırına eğilip üç kez öptüm zamandan.

 

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.