BEŞ ŞEHİR / He­di­ye Selda YIL­MAZ

/ 21 Ocak 2020 / 565 kez okunmuştur / 2 Yorum
BEŞ ŞEHİR / He­di­ye Selda YIL­MAZ

BEŞ ŞEHİR

He­di­ye Selda YIL­MAZ

 

Ahmet Hamdi Tan­pı­nar, ya­şa­mı­nı “zaman” ara­yı­şıy­la sür­dü­ren ve bu an­la­yı­şın iz­le­ri­ni bütün ya­pıt­la­rın­da iz­le­di­ği­miz bir ya­za­rı­mız­dır. 1945’te ilk bas­kı­sı ya­pı­lan “Beş Şehir” adlı ki­ta­bın­da İstan­bul, An­ka­ra, Bursa, Konya ve Er­zu­rum’u doğal, ta­rih­sel ve kül­tü­rel do­ku­suy­la an­la­tır. Okuru ne­re­dey­se 80-100 yıl ön­ce­si­nin şe­hir­le­rin­de kül­tü­rel bir yol­cu­lu­ğa çı­ka­rır.

Beş Şehir, ya­za­rın an­lat­tı­ğı kent­le­re ol­du­ğu kadar ya­şa­ma ve za­ma­na ba­kı­şı­mı­zı çe­şit­li yön­le­re çeken özgün bir an­la­tım içe­rir. Beş Şehir için gezi ki­ta­bı de­ne­mez. Ki­tap­ta ya­za­rın ya­şa­dı­ğı dört şehir (İstan­bul, An­ka­ra, Konya, Er­zu­rum) ve ba­ba­sı­nın çok sev­di­ği, bir­kaç kez git­ti­ği Bursa ile il­gi­li gezi ya­zı­sı-de­ne­me-an­la­tı-ya­şam iz­le­nim­le­ri ka­rı­şı­mı me­tin­ler bu­lu­nu­yor. Bu me­tin­ler­de tarih, sanat, yaşam kül­tü­rü, müzik, anı­lar, içten bir an­la­tım­la bizi hemen Cum­hu­ri­yet son­ra­sı­na gö­tü­rü­yor.

Ahmet Hamdi Tan­pı­nar Beş Şehir adlı ki­ta­bı­nın ön­sö­zün­de “Her dü­şü­nen in­sa­nı­mız gibi, ben de ha­ya­tı­mı­zın de­ğiş­me­si için sa­bır­sı­zım. Fakat canlı ha­ya­ta, ya­şa­yan ve duyan in­sa­na, can­sız madde kar­şı­sın­da­ki bir mü­hen­dis gibi değil, bir kalp adamı ola­rak yak­laş­ma­yı is­te­dim. Zaten başka tür­lü­sü elim­den gel­mez. Ancak sev­di­ği­miz şey­ler bi­zim­le be­ra­ber de­ği­şir­ler ve de­ğiş­tik­le­ri için de ha­ya­tı­mı­zın bir zen­gin­li­ği ola­rak bi­zim­le be­ra­ber ya­şar­lar” diyor.

2008 yı­lın­dan beri İstan­bul’da her yıl Ulus­la­ra­ra­sı Tan­pı­nar Ede­bi­yat Fes­ti­va­li dü­zen­len­mek­te­dir. 30 Ekim-10 Kasım 2013 ta­rih­le­ri ara­sın­da Fes­ti­val 5. kez dü­zen­len­miş ve buna özel bir anlam yük­le­ne­rek fark­lı et­kin­lik­ler ya­pıl­ma­sı ta­sar­lan­mış­tır. Bun­lar­dan en sıra dışı olanı “Tan­pı­nar’ın İzinde Beş Şehir” et­kin­lik­le­ri­dir.

Bu et­kin­lik kap­sa­mın­da yazar Al­ber­to Man­gu­el, İstan­bul, An­ka­ra, Bursa, Er­zu­rum ve Konya’ya Tan­pı­nar’ın izin­de ge­zi­ler ger­çek­leş­tir­di. Son­ra­sın­da ya­za­rın ka­tı­lı­mıy­la söz ko­nu­su şe­hir­ler­de birer söy­le­şi dü­zen­len­di. Daha sonra Man­gu­el’in iz­le­nim­le­ri an­lat­tı­ğı kitap “Tan­pı­nar’ın İzinde Beş Şehir – An­ka­ra, İstan­bul, Er­zu­rum, Konya, Bursa” adıy­la 2016 yı­lın­da ba­sıl­dı.

Ki­tap­ta “Giriş Ni­ye­ti­ne Bir Özür” baş­lı­ğı al­tın­da­ki giriş ya­zı­sın­da Man­gu­el şöyle diyor:

“………​Ama ben ek­sik­lik­le­rim ne­de­niy­le okur­dan (özel­lik­le de Türk okur­dan) özür di­le­mek için bu or­ta­çağ ara­cı­na geri dön­mek is­ti­yo­rum. Ben ta­rih­çi de­ği­lim, sos­yo­log da şair de. Tür­ki­ye’nin yakın ta­ri­hi hak­kın­da da gör­kem­li Os­man­lı geç­mi­şi hak­kın­da da ne­re­dey­se hiç bir şey bilmiyorum……..​Az sa­yı­da bir­kaç çe­vi­ri hariç, ül­ke­nin zen­gin ede­bi­yat­la­rı­nın büyük kıs­mı­nı da oku­ma­dım. Öy­ley­se bana, sez­gi­sel ola­rak bütün bu şey­le­ri yap­mış olan, bil­gi­si­ni ışık saçan ve akıl­da kalan ke­li­me­le­re dök­müş bi­ri­nin adım­la­rın­dan gitme hak­kı­nı veren ne?………”

Tan­pı­nar’ı yü­cel­ten bu giriş ya­zı­sı “Us­ta­ya Saygı” ni­te­li­ğin­de­dir. Fes­ti­val’e ka­tıl­mak ve bu ta­sa­rı­yı ger­çek­leş­ti­rip bir kitap ha­zır­la­mak büyük bir emek. Ül­ke­miz ve dünya ede­bi­ya­tı­na büyük kat­kı­la­rı olan Tan­pı­nar ve Man­gu­el’i bu ya­zı­da bu­luş­tu­rup, ken­di­me de bir yer açmak yü­rek­li­li­ği­ni ne­re­den bul­dum? Bunun ne­de­ni her iki­si­ne olan sevgi ve say­gım­dır. Bu ya­zı­yı her iki ede­bi­yat us­ta­sı­na bir te­şek­kür ola­rak ta­sar­la­dım.

Ay­rı­ca söz ko­nu­su “Beş Şehir” benim de ya­şan­tım­da önem­li izler bı­rak­tı­lar. Bir yazı dü­şün­ce­si epey­dir bey­nim­de ma­ya­la­nı­yor­du. Za­ma­nı geldi, yaz­dım.
Söz ko­nu­su şe­hir­ler­den İstan­bul ve Bursa’da ya­şa­dım. An­ka­ra, Konya ve Er­zu­rum’da gezi ve ak­ra­ba zi­ya­ret­le­ri ne­de­niy­le kısa sü­re­li bu­lun­dum. Şimdi şe­hir­le­rin bende bı­rak­tı­ğı iz­le­re ge­çe­lim:

AN­KA­RA

Resmi ha­va­sı ve ka­ra­sal ik­li­min­den do­la­yı An­ka­ra her gi­di­şim­de bende soğuk bir etki ya­ra­tır. Bu iz­le­nim belki ge­çi­ci ola­rak orada bu­lun­mam­dan, belki de Ak­de­niz ik­li­mi­nin ge­tir­di­ği ra­hat­lık­tan­dır. Bir şe­hir­de ya­şa­mak­la kısa sü­re­li bu­lun­mak ara­sın­da çok fark var. An­ka­ra, bir baş­kent­ten faz­la­sı­dır. Si­ya­set, sanat, kül­tür ve eği­tim şeh­ri­dir.

Benim bel­le­ğim­de en çok yer edi­nen yer­ler An­ka­ra Ka­le­si ve Ana­do­lu Me­de­ni­yet­le­ri Mü­ze­si’dir. Soğuk ve hafif karlı bir günde çık­mış­tım Kale’ye. Sağda solda yok­sul ge­ce­kon­du ev­le­ri ile ka­le­nin gör­kem­li ya­pı­sı iki kar­şıt öğe ola­rak kap­sa­ma ala­nı­ma gir­miş­ti. Kale’de pe­şi­me al­tı-ye­di yaş­la­rın­da bir erkek ço­cu­ğu ta­kıl­dı. Göz­le­riy­le ben­den para ya da yi­yecek is­ti­yor­du. Ağzı var dili yoktu. Kafam allak bul­lak oldu. Ge­zi­min tadı kaçtı. Mem­le­ke­tin en ger­çek yü­züy­le bir kez daha karşı kar­şı­ya gel­dim: Yok­sul­luk. Hem de en kat­mer­li­sin­den ve en göz önün­de yerde. Bu ilkti ama son ol­ma­dı. Çocuk, Müze’ye kadar pe­şi­mi bı­rak­ma­dı.

Ken­di­mi Müze’ye dar attım. Ama o ço­cu­ğun ba­kış­la­rın­dan kur­tu­la­ma­dım. Bey­nim­de hâlâ o çocuk vardı. İlko­kul­dan beri gör­me­yi çok is­te­di­ğim Ana­do­lu Me­de­ni­yet­le­ri Mü­ze­si’ni ge­ze­bil­me­nin mut­lu­lu­ğu­nu o ço­cu­ğun ba­kış­la­rı göl­ge­le­di. Bir yan­dan gör­kem­li uy­gar­lık­la­ra du­yu­lan hay­ran­lık, diğer yan­dan yok­sul­lu­ğun ver­di­ği acı. Son­ra­la­rı bu tür iro­ni­le­ri ül­ke­min ve dün­ya­nın bir­çok ye­rin­de görüp ya­şa­dım. Ama ilk olanı insan hiç unu­ta­mı­yor. Tıpkı ilk aşk gibi.

Daha son­ra­ki An­ka­ra ge­zi­le­rim­de Cum­hu­ri­yet ru­hu­nu iz­le­di­ğim Mec­lis’ler, Anıt­ka­bir, park­lar, bul­var­lar bile avu­ta­ma­dı beni. Ne zaman An­ka­ra’yı ansam; bel­le­ğim, şeh­rin kuy­tu­la­rın­da sak­la­dı­ğı o ço­cu­ğu ge­ti­rip önüme ko­yu­ver­di. Bu yüz­den An­ka­ra’ya gi­de­sim gel­mez. Sanki o çocuk hâlâ beni orada aç ve üşü­ye­rek bek­le­mek­te­dir.

Şimdi o çocuk çok­tan bü­yü­müş­tür, bi­li­yo­rum. Belki de oku­yup iş güç sa­hi­bi ol­muş­tur. Ye­ri­ni baş­ka­la­rı­na bı­rak­tıy­sa ben nasıl ye­ni­den ge­ze­ce­ğim ora­la­rı, söy­le­yin nasıl?

İSTAN­BUL
İstan­bul’a ilk gi­di­şim 26 yıl ön­ce­si­ne da­ya­nır. Ar­ka­daş ve ak­ra­ba zi­ya­ret­le­ri ne­de­niy­le ara sıra gidip, her se­fe­rin­de do­ya­ma­dan evime dö­ne­rim. İstan­bul’da kısa sü­re­li öğ­ren­ci­li­ğim oldu. Boş gün­le­rim­de “İstan­bul ça­lış­tım” Yağ­mur çamur de­me­den, o kazan ben kaşık gez­dim. Âşık oldum İstan­bul’a. 8 yıl­dır git­mi­yo­rum, gi­de­mi­yo­rum. Her ya­nın­da be­ton­dan urlar çık­mış, kilo almış, gö­ren­ler ta­nı­ya­mı­yor­muş. Bı­rak­tı­ğım İstan­bul’u bu­la­ma­ya­ca­ğım, bi­li­yo­rum.
El­bet­te O’na olan aşkım bit­me­di. O kal­bi­min en gizli ye­rin­de saklı durur. Ne zaman İstan­bul lafı geçse kulak ka­bar­tı­rım. Kimse bil­mez içim­de­ki­ni, sak­la­rım. Hem ne demiş şair: “İstan­bul’u sev­mez­se gönül, aşkı ne anlar ?”

O dört aylık öğ­ren­ci­lik dö­ne­mim­de; İstan­bul’un ta­şı­dı­ğı ruh ve okul or­ta­mı benim uf­ku­mu çok ge­niş­let­ti. Daha önce de başka bir şe­hir­de üni­ver­si­te eği­ti­mi al­mış­tım ama bu baş­kay­dı. Hafta son­la­rı ve boş gün­le­rim­de İstan­bul’u gez­dim. Bazen bir göz­lem­ci ru­huy­la mü­ze­le­ri, sa­ray­la­rı, ören yer­le­ri­ni, bazen de eski semt­le­ri do­laş­tım. Şehri, in­san­la­rı, hay­van­la­rı, çi­çe­ği, bö­ce­ği yani her şeyi iz­le­dim. İstan­bul’un ta­şı­dı­ğı ruh, hava, doku başlı ba­şı­na bir üni­ver­si­tey­di. İzmir’e dö­nün­ce ken­dim­de dev­rim­ler, de­ği­şim­ler yap­ma­ya baş­la­dım. Kurs­la­ra git­tim, daha çok oku­ma­ya yö­nel­dim.

İstan­bul’da bir ak­şa­müs­tü elim­de gof­ret yer­ken bir ço­cu­ğun bana ya­na­şıp “Abla açım, geri ka­la­nı­nı bana verir misin?” de­me­siy­le lok­mam zehir oldu. Dün­ya­nın kaç bucak ol­du­ğu­nu ben İstan­bul’da gör­düm. Yaman çe­liş­ki­le­rin son­suz­lu­ğu­nu ve gi­de­rek art­tı­ğı­nı bu şe­hir­de gör­düm. Ben de düş­tüm bu yaman çe­liş­ki­ye. Hem âşık­tım İstan­bul’a hem de kız­gın­dım. Ben bu şehri her ha­liy­le sev­dim. Tan­pı­nar’la bir başka sev­dim. Ede­bi­yat­la, sa­nat­la uğ­ra­şıp İstan­bul’u sev­me­yen var mı?

İstan­bul; vus­la­tım benim, son­su­za kadar.

ER­ZU­RUM
Er­zu­rum’a yedi yıl önce eşim­le git­tim. Eğer tu­ris­tik bir ne­de­niy­le git­sey­dim şe­hir­de­ki ta­ri­hi ya­pı­lar ve Pa­lan­dö­ken Dağı’nı gü­zel­li­ği beni fazla et­ki­le­mez­di. Ancak Er­zu­rum eşi­min mem­le­ke­ti. Doğup bü­yü­dü­ğü yer. Bu ne­den­le Er­zu­rum’un bende bı­rak­tı­ğı izler çok fark­lı­dır. Er­zu­rum’u ge­zer­ken alı­şı­la­gel­miş ta­ri­hi ve tu­ris­tik yer­ler ge­zi­si dı­şın­da eşi­min okul yıl­la­rın­dan kalan anı­la­rı­nın iz­le­ri­ni de sür­dük. İnsan, ya­şa­dı­ğı şeh­rin fo­toğ­ra­fı­nı son gör­dü­ğü şek­liy­le bel­le­ği­ne ya­zı­yor. Doğal ola­rak yıl­lar sonra ye­ni­den şehre git­ti­ğin­de ara­dı­ğı so­ka­ğı, ya­şa­dı­ğı ev­le­ri bı­rak­tı­ğı gibi bu­la­mı­yor. Zaman her şeyi ve her­ke­si de­ğiş­ti­ri­yor, değil mi?

Eşi­min doğup bü­yü­dü­ğü köyde 70’li yıl­lar­da sa­de­ce il­ko­kul bu­lu­nu­yor­muş. Ço­cuk­la­rı­nı okut­ma­ya ka­rar­lı baba, Er­zu­rum mer­ke­zin­de ço­cuk­la­rı için bir oda ki­ra­la­mış. Üç kar­deş or­ta­okul-li­se eği­tim­le­ri sı­ra­sın­da çe­şit­li ne­den­ler­le bir kaç oda de­ğiş­tir­miş­ler. Şehir ge­zi­sin­de bu oda­la­rın bu­lun­du­ğu so­kak­la­rı ara­dık. Hep­si­nin ol­du­ğu yer­ler­de soğuk apart­man­lar yük­sel­miş­ti.

Ama üç kar­de­şin her pazar uzun­ca süre kalıp bir de üs­tü­ne ça­ma­şır yı­ka­dık­la­rı için sık sık ko­vul­duk­la­rı ta­ri­hi ha­mam­lar hâlâ ye­rin­de du­ru­yor­du. Yaz mev­si­min­de bile ha­mam­la­rın hepsi açık­tı. Es­ki­den ev­ler­de banyo yok­muş. Hamam kül­tü­rü­ne alış­mış insan evde banyo olsa bile bu ke­yif­ten vaz­ge­çe­mi­yor sa­nı­rım. Bu ne­den­le Er­zu­rum benim için ha­mam­lar şehri aynı za­man­da. Hem yaz­la­rı bile yor­gan­la ya­tı­lan şe­hir­de in­sa­nın ke­mik­le­ri ancak ha­mam­da ısı­nır gibi ge­li­yor bana. Er­zu­rum demek zorlu kış ik­li­mi demek aynı za­man­da.

Er­zu­rum do­ğu­nun en önem­li yer­le­şim yer­le­rin­den bi­ri­dir. İlhan­lı, Ar­tuk­lu, Sel­çuk­lu ve Os­man­lı­lar­dan bir­çok de­ğer­li yapıt gö­rül­me­ye değer. Er­zu­rum Mü­ze­si’nde, Ana­do­lu’nun do­ğu­sun­da ya­şa­mış uy­gar­lık­la­ra ait bir­çok yapıt gö­re­bi­lir­si­niz. Müze’de sa­nat­sal ni­te­li­ği yük­sek fo­toğ­raf­lar ve şi­ir­ler eş­li­ğin­de ha­zır­lan­mış pa­no­lar­la geç­miş uy­gar­lık­la­rın izini sü­re­bi­le­ce­ğim hiç ak­lı­ma gel­mez­di. Ana­do­lu şe­hir­le­ri hep sürp­riz­ler­le dolu. Belli ki Müze’de şiir ve fo­toğ­raf­se­ver ça­lı­şan­lar var.

Er­zu­rum’un ta­ri­hi böl­ge­si­ni ge­zer­ken; ço­cuk­lar beni ya­ban­cı gez­gin sanıp İngi­liz­ce ko­nuş­ma­ya baş­la­dı­lar. Eşi­min bana ses­len­me­si ile ya­ban­cı ol­ma­dı­ğım or­ta­ya çıktı. Böy­le­ce “Ya­ban­cı Gez­gin Oyunu” bo­zul­du. Şe­hir­de­ki diğer ka­dın­lar hiç ben­ze­mi­yor­dum. Or­ta­lık­ta hiç gez­gin yoktu. Öz­gür­ce gezen kadın da yoktu. Tek tük ge­zi­nen ka­dın­lar ise İslam di­ni­ne uygun gi­yim­le­ri için­de, baş­la­rı yerde ve er­kek­le­rin ar­ka­sın­da yol­la­rı­na gi­di­yor­lar­dı.

Er­zu­rum zor şehir. İklim ko­şul­la­rı bir yana şeh­rin tu­tu­cu ve ka­pa­lı ya­şa­mı bana çok sı­kı­cı geldi. Er­zu­rum ge­zi­si ile Ana­do­lu’nun do­ğu­sun­da­ki fark­lı bir yaşam kül­tü­rü­ne ta­nık­lık etmiş oldum. Er­zu­rum benim için ne­re­den ne­re­ye gel­di­ği­mi­zin daha doğ­ru­su ge­le­me­di­ği­mi­zin bir gös­ter­ge­si oldu.

KONYA
Konya, hem fi­zik­sel ya­pı­sı hem de tin­sel ha­va­sı ile beni her zaman bü­yü­le­miş­tir. Be­bek­ken Konya’ya çocuk has­ta­lık­la­rı he­ki­mi­ne gö­tü­rül­müş ve ya­şa­ma bir kez daha tu­tun­mu­şum. Bu ne­den­le Konya’ya ve çocuk he­kim­le­ri­ne özel bir say­gım var.

Ak­sa­ray’dan İzmir’e ta­şı­nır­ken ak­şa­müs­tü geçip git­miş­tik Konya’nın için­den. Ak­sa­ray dı­şın­da gör­dü­ğüm ilk şe­hir­di. Göç kam­yo­nu­muz­la ba­tı­ya doğru iler­ler­ken Konya’nın si­lu­etin­de be­li­ren si­lo­lar ve gün ba­tı­mı­nın kı­zıl­lı­ğı hâlâ bel­le­ğim­de­dir.

Konya, bin­ler­ce yıl­la­ra da­ya­lı köklü kül­tü­rü ya­nın­da en çok Sel­çuk­lu uy­gar­lı­ğı ya­pıt­la­rı ve Mev­la­na Ce­la­let­tin Rumi ile anı­lır, bi­li­nir. Her mev­sim Mev­la­na Mü­ze­si­nin dolup taş­ma­sı, dün­ya­nın her ye­rin­den inanç­lı, inanç­sız bir­çok in­sa­nın Konya’ya gel­me­si bende her zaman merak uyan­dır­mış­tır. En son gi­di­şim­de Mev­la­na Mü­ze­si’nde bir ke­na­ra çe­ki­lip in­san­la­rı iz­le­dim. Ka­vuş­ma, sevgi, ürkü, aşk, ta­pın­ma, görev, saygı ve daha bir­çok duy­gu­nun ka­rı­şı­mıy­la yoğ­rul­muş insan seli aktı göz­le­ri­min önün­den.

Nedir bu in­san­la­rı bu­ra­ya ge­ti­ren? İnanç­tan öte bir şey sa­nı­rım. Merak ve ye­rin­de görme, tin­sel ha­va­yı du­yum­sa­ma, içine girme de­ne­bi­lir mi? Her­ke­sin ken­di­ne göre ya­nıt­la­rı var el­bet­te.

Konya, geniş bul­var­la­rı, ören yer­le­ri, ha­vuz­lu park­la­rı ile bana esen­lik verir. Ay­rı­ca Sel­çuk­lu baş­ya­pıt­la­rı­nı gör­mek ne­re­dey­se sekiz yüz­yıl ön­ce­ye yol­cu­luk etmek gi­bi­dir. “Açık­ha­va Sel­çuk­lu Eser­le­ri Mü­ze­si” gi­bi­dir Konya.

En son 2015 ba­ha­rın­da gör­düm Konya’yı. Yeni yer­le­şim yer­le­ri, park­lar, bul­var­lar ya­pıl­mış. Konya ile Ja­pon­ya’da bu­lu­nan Kyoto şehri kar­deş şehir ol­muş­lar. Kyoto şeh­rin­den gelen bah­çı­van­lar Konya’da bir Japon Bah­çe­si yap­mış­lar. Benim için il­ginç bir sürp­riz oldu. Konya nere Japon Bah­çe­si nere de­me­mek lazım. Bah­çe­yi çok be­ğen­dim. Kon­ya­lı­lar ol­duk­ça ilgi gös­te­ri­yor bu­ra­ya. Ben Ja­pon­la­rın fel­se­fe yüklü bahçe dü­zen­le­me sa­na­tı­nı çok se­ve­rim, il­ginç bu­lu­rum. Gidip gör­düm. Acaba Tan­pı­nar böyle bir şeyi hayal ede­bi­lir miydi? Konya’da bir Japon Bah­çe­si ya­pı­la­ca­ğı ak­lı­na gelir miydi?

BURSA
Üni­ver­si­te yıl­la­rım Bursa’da geçti.1990-1992 yıl­la­rı ara­sın­da ora­day­dım. Üni­ver­si­te yer­leş­ke­sin­de­ki sağ-sol kav­ga­la­rı­nın ya­rat­tı­ğı ge­ri­lim­ler, genç­li­ği­min ge­tir­di­ği coşku, ge­le­ce­ğe dair düş­ler için­de dal­ga­la­nıp dur­dum. Zor yıl­lar­dı benim için. Hem oku­yup hem ça­lış­tı­ğım için şeh­rin ta­dı­nı fazla çı­ka­ra­ma­dım. O yıl­lar­dan anım­sa­dı­ğım en önem­li izler; ağır hava kir­li­ği al­tın­da geçen iki kış, sı­kı­cı yaz staj­la­rı­dır.

2007 yı­lın­da Bursa’ya bir haf­ta­lı­ğı­na gez­gin ola­rak ye­ni­den git­tim. Öğ­ren­ci­lik anı­la­rım pe­şi­mi bı­rak­ma­dı. Anı­la­rı­mın eş­li­ğin­de Bursa so­kak­la­rı­nı, mü­ze­le­ri­ni, ta­ri­hi ya­pıt­la­rı­nı gez­dim. Genç­li­ğin ve öğ­ren­ci­li­ğin toy­lu­ğu artık üze­rim­de yoktu. Bursa’dan ay­rı­la­lı on beş yıl ol­muş­tu. Bursa ve çev­re­si­ni gez­mek bende anı­lar­la yeni iz­le­nim­le­ri­min ça­tış­tı­ğı bir ruh du­ru­mu oluş­tur­du. Bunca yıl son­ra­sın­da eski şehir böl­ge­si bile çok büyük de­ği­şi­me uğ­ra­mış­tı. Her yer Or­ta­do­ğu­lu gez­gin ile kay­nı­yor­du. Ka­la­ba­lık ne­de­niy­le Ulu­dağ’a bile zor­luk­la çık­tım. Orman için­de nay­lon ça­dır­lar­da ko­nak­la­yan tu­rist­ler beni alt üst etti. Bursa’ya hiç ya­kış­ma­mış­tı. Os­man­lı’ya baş­kent­lik etmiş bu şehir, şimdi orta halli Or­ta­do­ğu­lu gez­gin­le­ri derme çatma ça­dır­lar­da ağır­lı­yor­du.

Za­ma­nın ter­si­ne ak­tı­ğı başka du­rum­lar da var. Nazım Hik­met ve Orhan Kemal’in kal­dı­ğı eski Bursa ce­za­evi ör­ne­ğin. Ben ora­day­ken ün­lü­le­ri ağır­la­yan ce­za­evi bo­şal­tıl­mış, otel ola­cak de­ni­yor­du. Ad­li­ye Sa­ra­yı ya­pıl­mış ye­ri­ne. Geç­mi­şin acı anı­la­rı­nın üzeri ka­pa­tıl­ma­ya ça­lı­şıl­mış. Ama ede­bi­yat öyle bir ışık­tır ki hiç­bir şeyi ka­ran­lık­ta bı­rak­tır­maz.

Bursa; Ulu­dağ’ın koy­nun­da bin yıl­lar­dır göç­men­le­re, ha­pis­le­re, sür­gün­le­re, yeni bir dev­le­te kucak açmış renk­li bir kül­tür şeh­ri­dir. Ben Bursa’day­ken avare gez­me­yi ve Ulu­dağ’ı iz­le­me­yi çok se­ver­dim. Nazım Hik­met de Ulu­dağ’ı se­ver­miş. Ora­la­ra yo­lu­nuz dü­şer­se Nazım Hik­met’in gö­zün­den bakın Ulu­dağ’a. Bir de bu şiiri oku­yun:

Yedi yıl­dır Ulu­dağ’la göz göze ba­kı­şır du­ru­ruz
Ne o kı­mıl­da­nır ye­rin­den, ne de ben
Lakin bir­bi­ri­mi­zi ya­kın­dan ta­nı­rız
Ger­çek­ten ya­şa­yan her şey gibi
Kız­ma­sı­nı ve gül­me­si­ni bilir
Bazen,
Hele kışın, hele ge­ce­le­ri,
Hele rüz­gâr kıb­le­den es­ti­ği zaman

———————————————-

Kay­nak­ça:

Beş Şehir/Ahmet Hamdi Tan­pı­nar-Ya­pık­re­di Ya­yın­la­rı 2016
Tan­pı­nar’ın İzinde Beş Şehir/Al­ber­to Man­gu­el- Ya­pık­re­di Ya­yın­la­rı 2016
Yatar Bursa Ka­le­sin­de-Şi­ir­ler 4/Nazım Hik­met-Adam Ya­yın­la­rı 1997

BEŞ ŞEHİR / He­di­ye Selda YIL­MAZ (2 Yorum)

  1. CİDDİ SAAT
    Şimdi dünyada nerede biri ağlıyorsa
    Sebepsiz, dünyada, ağlıyorsa
    Bana ağlıyor.
    Şimdi gecede nerede biri gülüyorsa
    Sebepsiz, gecede, gülüyorsa
    Bana gülüyor.
    Şimdi dünyada nerede biri yürüyorsa
    Sebepsiz, dünyada, yürüyorsa
    Bana gidiyor.
    Şimdi dünyada nerede biri ölüyorsa
    Sebepsiz, dünyada, ölüyorsa
    Bana bakıyor.

    Rainer Maria Rilke (Çeviri:Sedat Ümran)