Berlin’de Hakimler Var / Sunay Akın

/ 25 Eylül 2018 / 49 okunma / yorumsuz

Fran­sa’­dan ko­vu­lan Pro­tes­tan­lar, Kral I. Fri­ed­rich­’in çağ­rı­sı üze­ri­ne Al­man­ya’­ya yer­le­şir­ler. “Hu­gu­e­not” lar de­ni­len bu in­san­lar son de­re­ce eği­tim­li ol­duk­la­rın­dan tıp, eği­tim ve mü­hen­dis­lik gi­bi alan­lar­da söz sa­hi­bi ola­rak ye­ni ül­ke­le­ri­nin iler­le­me­si­ne bü­yük kat­kı­da bu­lu­nur­lar. Det­ro­it ai­le­si de zo­run­lu göç­le Al­man­ya’­ya yer­le­şen “Hu­gu­e­not” lar­dan­dır. Ai­le­nin kü­çük oğ­lu Karl, ai­le­de­ki so­run­lar­dan do­la­yı ve­ril­di­ği ye­tim­ha­ne­den ka­ça­cak ve Ham­burg’­ta bin­di­ği bir ge­miy­le gel­di­ği İs­tan­bul­’a sı­ğı­na­cak­tır. İs­tan­bul­’un Nâ­zım Pla­nı ad­lı ki­ta­bı­mı­zı oku­yan­lar, bu ço­cu­ğun Nâ­zım Hik­met­’in an­ne­si Ce­li­le Ha­nım­’ın ba­ba­sı Meh­met Ali Pa­şa ol­du­ğu­nu çok iyi bi­lir­ler.

­ A­ma biz; bu ya­zı­mız­da, Al­man­ya Kra­lı I. Fri­ed­rich­’in ha­ya­tı bo­yun­ca iyi ge­çi­ne­me­di­ği oğ­lun­dan söz ede­ce­ğiz. Kral ge­le­cek­te ye­ri­ne tah­ta ge­çe­cek oğ­lu­nun as­ker­lik­ten ve av­dan hoş­lan­ma­ma­sı­nı bir tür­lü içi­ne sin­di­re­mez. Soy­lu­lu­ğun gös­ter­i­si olan spor­la­ra da il­gi duy­ma­yan genç ada­mın, dö­ne­min ün­lü mü­zis­ye­ni Bach’­la ya­kın ar­ka­daş ol­ma­sı ve he­le de on­dan flüt der­si al­ma­sı iyi­ce çi­le­den çı­ka­rır Al­man Kra­lı­nı. Öy­le ki I. Fri­ed­rich bir­gün kı­lı­cı­nı çe­ke­rek öf­ke­sin­den oğ­lu­nun üs­tü­ne yü­rür.

1740 yı­lın­da ba­ba­sı­nın ölü­mü üze­ri­ne Al­man tah­tı­na otu­ran II. Fri­ed­rich­’in ilk ic­ra­at­la­rın­dan bi­ri ül­ke­de iş­ken­ce­yi ya­sak­la­mak olur. Dü­şün­ce öz­gür­lü­ğü­nün öne­mi­ni di­le ge­ti­ren kral, ba­sın üze­rin­de­ki san­sü­rü de kal­dı­rır. Al­man­ya’­yı Al­man­ya ya­pan “Bü­yük Fri­ed­rich” ola­rak ta­ri­he ge­çer. Av­ru­pa’­nın bu en ay­dın kra­lı, has­ta­lı­ğa yol aç­tı­ğı inan­cı­nı kı­ra­rak hal­kı­na pa­ta­tes ye­me­yi de öğ­ret­miş­tir. Bu ne­den­le, II. Fri­ed­rich­’in me­za­rı­nı zi­ya­ret eden Al­man­lar gü­nü­müz­de de yan­la­rın­da ge­tir­dik­le­ri pa­ta­tes­le­ri çi­çek de­me­ti ye­ri­ne me­za­rı­na bı­ra­kır­lar.

­ Alm­an­ya’­nın güç­len­di­ği­ni du­yan Os­man­lı Pa­di­şa­hı II­I. Mus­ta­fa, bir mek­tup ya­za­rak ba­şa­rı­sı­nın ne­de­ni olan mü­nec­cim­le­ri is­ter II. Fri­ed­rich’­ten! Al­man kra­lı ya­nıt ola­rak üç mü­nec­ci­mi ol­du­ğu­nu söy­ler ve on­la­rı şöy­le sı­ra­lar: “Ta­rih ve tec­rü­be­ler­den is­ti­fa­de et­mek, as­ke­ri her za­man sa­va­şa ha­zır bu­lun­dur­mak üze­re ta­lim et­tir­mek ve mu­ha­re­be için ha­zi­ne­de para bu­lun­dur­mak.”

­ I­I. Fri­ed­rich he­nüz beş yıl­lık kral­ken Ber­lin ya­kın­la­rın­da­ki Pots­dam’­da bir yaz­lık sa­ray yap­ma­ya ka­rar ve­rir. Bu sa­ra­yın adı Al­man­ca ol­ma­yıp Fran­sız­ca “kay­gı­sız” de­mek olan Sans­so­u­ci’ ­dir. Bir Al­man kra­lı­nın sa­ra­yı­na ne­den Fran­sız­ca bir ad ko­nul­du, di­ye so­ra­cak olur­sa­nız, II. Fri­ed­rich­’in Fran­sız­ca konuş­tu­ğu­nu ve yaz­dı­ğı­nı söy­le­me­yi unut­tu­ğu­muz­dan­dır!

­Bü­yük Fri­ed­rich­’in sa­ra­yı­nın da­ha bü­yük ol­ma­sı­na en­gel olan de­ğir­me­nin sa­tın alı­na­rak ya­kıl­ma­sı­nı em­re­der. Ne var ki sa­hi­bi­nin de­ğir­me­ni sat­ma­ya ni­ye­ti yok­tur. Kral, adam­la­rıy­la de­ğe­ri­nin çok üs­tün­de pa­ra ve­re­ce­ği ha­be­ri­ni gön­der­se de de­ğir­men­ci tek­li­fi red­de­der. Bu­nun üze­ri­ne II. Fri­ed­rich, de­ğir­men­ci­nin yü­zü­ne ken­di­si­nin kral ol­du­ğu­nu, is­te­se de­ğir­me­ni pa­ra ver­me­den de ala­bi­le­ce­ği­ni hay­kı­rır. De­ğir­men­ci, bü­yük bir so­ğuk­kan­lı­lık­la, bu­nu ya­pa­bi­le­ce­ği­ni söy­le­dik­ten son­ra in­san­lık ta­ri­hi­nin en unu­tul­maz ya­nıt­la­rın­dan bi­ri­ni ve­rir:

­”A­ma unut­ma­yın ki Ber­lin’­de hâ­kim­ler var.”

­Hiç­bir güç, hiç­bir ik­ti­dar kral da­hi ol­sa ada­let­ten üs­tün de­ğil­dir! Bir de­ğir­men­ci­nin Al­man Kra­lı II. Fri­ed­rich­’e söy­le­di­ği bu söz ada­le­tin kar­şı­sın­da her­ke­sin eşit ol­du­ğu ger­çe­ği­ni taç­lan­dır­mış ve to­ta­li­ter re­jim­le­rin yı­kıl­ma­ya baş­la­ya­ca­ğı dö­ne­min ha­ber­ci­si ol­muş­tur.

­Ta­ri­hi “ta­rih” ya­pan; kral­la­rın, yö­ne­ten­le­rin, ege­men güç­le­rin yıl­dız­lı emir­le­ri de­ğil, on­la­rın kar­şı­sın­da in­san­la­rın söy­le­di­ği söz­dür. Bir kra­lın gö­zü­nün içi­ne ba­ka­rak bir de­ğir­men­ci­nin onur­lu du­ru­şu­dur ta­rih! Ha­yal­le­ri uğ­ru­na pes et­me­yen Don Qu­i­jo­te’­nin yel de­ğir­men­le­ri­ne sal­dır­dı­ğı bi­li­nir ama Don Qu­i­jo­te’­nin de­ğir­men­ci ol­muş ha­li, Sans­so­u­ci Sa­ra­yı’­nın ya­pı­lı­şın­da­ki bu öy­kü­de­dir.

Yo­lu­nuz Ber­lin­’e düş­tü­ğün­de, mut­la­ka Pots­dam­’a gi­din ve Sans­so­u­ci Sa­ra­yı’­nı gö­rün. Kar­şı­nı­za, sa­ra­yın ve de­ğir­me­nin yan ya­na ol­du­ğu bir gö­rün­tü çı­ka­cak­tır. Çün­kü, her­ke­sin kar­şı­sın­da eşit ol­du­ğu ada­let, bir kral ile bir de­ğir­men­ci­yi kom­şu yap­mış­tır. Bu gö­rün­tü­de el­bet­te, de­ğir­men­ci­nin kar­şı­sın­da II. Fri­ed­rich gi­bi sa­na­ta ve öz­gür­lük­le­re düş­kün, ki­tap oku­yan, ay­dın bir kral ol­ma­sı­nın pa­yı bü­yük­tür. Dik­ta­tör ka­fa­lı bir kol­tuk sev­da­lı­sı­nın de­ğir­men­ci­nin sö­zü kar­şı­sın­da ala­ca­ğı ta­vır bel­li­dir: “A­tın zin­da­na!”

İr­lan­da­lı ya­zar Os­car Wil­de, “Mut­lu Prens” ad­lı öy­kü­sün­de, ken­tin mey­da­nın­da­ki uzun bir sü­tu­nun üs­tü­ne ko­nu­lan prens hey­ke­li­nin bir kır­lan­gıç­la olan öy­kü­sü­nü an­la­tır. Göç za­ma­nı ar­ka­daş­la­rı Mı­sır­’a gi­der­ken ge­ri­de ka­lan kır­lan­gıç prens hey­ke­li­nin ayaklarının ara­sı­na ko­nar bir ge­ce. Ba­şı­nı ka­na­dı­nın al­tı­na so­kup uyu­ya­cak­ken üs­tüne dü­şen dam­lay­la ir­ki­lir. Gök­yü­zün­de tek bir bu­lut yok­tur ama dam­la­lar düş­me­ye de­vam etmektedir. Hey­ke­lin ağ­la­dı­ğı­nı an­la­yan kır­lan­gıç, “Kim­sin sen?” so­ru­su­na “Ben mut­lu prens­im.” ya­nı­tı­nı alın­ca da­ha da şa­şı­rır: “O za­man ne­den ağ­lı­yor­sun?”

­Hey­ke­lin kır­lan­gı­ca ver­di­ği kar­şı­lı­ğı Wil­de’­dan oku­ya­lım:

“­Ben can­lıy­ken ve yü­re­ğim in­san yü­re­ğiy­ken, di­ye ce­vap ver­di hey­kel, göz­yaş­la­rı­nın ne işe ya­ra­dı­ğı­nı bil­mez­dim. Sans­so­u­ci Sa­ra­yı’n­da ya­şar­dım. Gün­düz­le­ri ar­ka­daş­la­rım­la bah­çe­de oyun oy­nar­dık, ak­şam­sa Bü­yük Sa­lon’­da dan­sın ba­şı­nı çe­ker­dim. Bah­çe­nin et­ra­fın­da çok gös­te­riş­li bir du­var var­dı fa­kat hiç­bir za­man o du­va­rın ge­ri­sin­de ne ol­du­ğu­nu me­rak et­me­dim, çev­rem­de­ki her şey o ka­dar gü­zel­di ki.”

­ Os­car Wil­de­’ın öy­kü­sün­de, ün­lü Sans­so­u­ci Sa­ra­yı’n­da ya­şa­yan mut­lu pren­sin, öl­dük­ten son­ra ken­tin mey­da­nı­na di­ki­len hey­ke­li­nin mut­suz olu­şu­nun ne­de­ni, ko­nul­du­ğu yer­den ev­lerde­ki yok­sul in­san­la­rı gö­rü­şü­dür. Kır­lan­gıç, kı­şın bas­tır­ma­sı­na al­dır­ma­dan mut­lu prens­e yar­dım eder ve onun is­te­ğiy­le hey­ke­lin kı­lı­cın­da ve göz­le­rin­de bu­lu­nan de­ğer­li taş­la­rı, üs­tün­de­ki al­tın kap­la­ma­la­rı yok­sul­la­ra ta­şır. Mı­sır­’a gi­de­me­yen kır­lan­gıç, mut­lu prens­in ayak­la­rı­nın di­bin­de ölür­ken hey­ke­lin pe­ri­şan ha­li­ni gö­ren be­le­di­ye baş­ka­nı da kal­dı­rıl­ma­sı­nı em­re­der.

1917 yı­lı­nın son gü­nü olan 31 Ara­lık’­ta Pots­dam’­da­ki Sans­so­u­ci Sa­ra­yı’ nın kar­şı­sın­da bir adam du­rur. Ül­ke­sin­de ge­le­cek­te tah­ta çı­ka­cak olan ve­li­ah­tın Al­man­ya zi­ya­re­ti­ne ka­tı­lan o adam uzun uzun ba­kar kar al­tın­da, sa­ray ve de­ğir­me­nin ada­le­ti sim­ge­le­yen iç içe gö­rün­tü­sü­ne…

­Gi­ril­me­si­ne bir­kaç sa­at ka­lan 1918’­de ül­ke­si iş­gal edi­le­cek ve o, ül­ke­nin mut­lu­lu­ğu­na gi­den yo­lu sa­ray du­var­la­rı­nın için­de de­ğil, 1919’­da Ban­dır­ma va­pu­ruy­la Ana­do­lu’­ya ge­çe­rek yok­sul hal­kıy­la bü­tün­leş­me­de ara­ya­cak­tır.

(Kasabadan Esinti, Aralık 2014, Sayı 5.)

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.