Ben bir papatyayım ya da Haziran’larda yaşamak / Mesut Kara

/ 24 Ağustos 2016 / 21 okunma / yorumsuz

“ben bir oza­nım, / mart’lı eylül’lü ül­kem­de, / om­zum­da hal­kı­mın sesi, / yü­re­ğim­de yıl­dız­lar, / şar­kı­lar tür­kü­ler söy­le­rim.” de­miş­ti Onur Şenli, Selda’nın ses­len­dir­di­ği Ben Bir Pa­pat­ya­yım adlı şi­irin­de. Onur Şenli ağa­be­yi­mi­zin şi­iri­nin bü­tü­nü şöyle:

“Ben bir pa­pat­ya­yım
Göz­le­rim­de dağ baş­la­rı
Ayak­la­rım­da sak­sı­lar
Göz­yaş­la­rım­la su­la­nı­rım

Ben bir kum ta­ne­si­yim
Çi­men­to har­cıy­la ka­rı­lır şi­irim
Nehir ya­tak­la­rın­dan gelir
Çok sesli gur­bet tür­kü­le­rim

Ben bir oza­nım
Mart­lı ey­lül­lü ül­kem­de
Om­zum­da hal­kı­mın sesi,
Yü­re­ğim­de yıl­dız­lar
Şar­kı­lar tür­kü­ler söy­le­rim…”

Öl­me­ye ve ya­şa­ma­ya dair
Dos­to­yevs­ki bu­gün­le­ri görse ‘yer üs­tün­den not­lar’ı da ya­zar­dı denir. “Orhan Kemal’in güzel anı­sı­na” ar­ma­ğan et­ti­ği unu­tul­maz şi­irin­de “Ha­zi­ran’da ölmek zor” diyen Hasan Hü­se­yin Kork­maz­gil de bu­gün­le­ri görse başka ay­la­rı da ekler miydi Ha­zi­ran’a ya da bu ül­ke­de ya­şa­mak, ha­yat­ta kal­mak zor der miydi? Hasan Hü­se­yin’i yi­tir­di­ği­miz gün­den bu yana bu ül­ke­de ya­şa­mak, ha­yat­ta kal­mak öl­mek­ten daha zor artık.

Hasan Hü­se­yin’in şi­iri­ni ada­dı­ğı, ede­bi­ya­tı­mı­zın büyük us­ta­la­rın­dan Orhan Kemal 2 Ha­zi­ran 1970’te ay­rıl­mış­tı ara­mız­dan. Ede­bi­ya­tı­mı­za ka­zan­dır­dık­la­rı kadar si­ne­ma­ya ver­di­ği des­tek ve kat­kı­la­rıy­la da ayrı bir yeri var­dır Orhan Kemal’in.

Ana­do­lu’nun şiir sesi Di­yar­ba­kır do­ğum­lu büyük şair Ahmet Arif’i de 2 Ha­zi­ran’da (1991) kay­bet­miş­tik. Has­re­tin­den pran­ga­lar es­ki­ten, şi­ir­le­rin­de ezi­len­le­ri, yok­sul­la­rı an­la­tan Ahmet Arif’ten din­le­miş­tik Ana­do­lu’yu da Adi­loş Bebe’nin nin­ni­si­ni de. Hani kur­şun sık­san geç­mez ge­ce­ler­de yaz­mış­tı unu­ta­ma­dı­ğı, terk et­me­yen sev­da­yı.
Yal­nız Tür­ki­ye’nin değil dün­ya­nın önem­li şa­ir­le­rin­den Nazım Hik­met de 3 Ha­zi­ran 1963’te ay­rıl­mış­tı ara­mız­dan.

“Yol­daş­lar, ölür­sem o gün­den önce yani,
-öyle gibi de gö­rü­nü­yor-
Ana­do­lu’da bir köy me­zar­lı­ğı­na gömün beni
ve de uya­rı­na ge­lir­se,
te­pem­de bir de çınar olur­sa
taş maş da is­te­mez hani…” de­miş­ti Nazım usta, ‘Va­si­yet’ şi­irin­de. Çok sev­di­ği ül­ke­sin­den uzak­ta mem­le­ke­ti­ne ve Memed’ine has­ret gitti. Hasan Hü­se­yin’in de­di­ği gibi:

“kökü burda
yü­re­ğim­de
yap­rak­la­rı uzak­lar­da bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü memet diye diye
şafak vakti bir çınar
sil­ke­le­di kuş­la­rı­nı
gü­neş­le­ri­ni:

«oğlum sana ses­le­ni­yo­rum işi­ti­yor musun,
memet, memet!»

“yani bütün işin gücün ya­şa­mak ola­cak” der­ken…
“Yani, öy­le­si­ne cid­di­ye ala­cak­sın ki ya­şa­ma­yı,
yet­mi­şin­de bile, me­se­la, zey­tin di­ke­cek­sin,
hem de öyle ço­cuk­la­ra falan kalır diye değil,
öl­mek­ten kork­tu­ğun halde ölüme inan­ma­dı­ğın için,
ya­şa­mak yanı ağır bas­tı­ğın­dan.”
“gece ley­lâk
ve to­mur­cuk ko­ku­yor
uy anam anam
ha­zi­ran­da ölmek zor!”

Si­ne­ma­sal Anım­sa­ma­lar
Ço­cuk­lu­ğu­mun anı­la­rın­da en çok Nazım Hik­met, Yıl­maz Güney ve Ye­şil­çam var­dır. İstan­bul Kar­tal’da tren­den inip is­tas­yon­dan çık­tı­ğı­nız­da o se­vim­siz beton yı­ğı­nı alış­ve­riş mer­ke­zi/çar­şıy­la kar­şı­la­şır­sı­nız. Açıl­dı­ğı gün­den bu yana işlek bir çar­şı­ya dö­nü­şe­me­yen, her dük­kâ­nın de­fa­lar­ca el de­ğiş­tir­di­ği bu beton yı­ğı­nın ye­rin­de 60’lı, 70’li yıl­lar­da yaz­lık ve kış­lık bah­çe­siy­le Uzun­ka­ya Si­ne­ma­sı vardı. Si­ne­ma­nın (şim­di­ki çar­şı­nın) adı sa­hip­le­ri­nin so­ya­dın­dan ge­li­yor­du.

Güzel anı­lar bi­rik­tir­di­ğim bu si­ne­ma Ye­şil­çam’ın ana akım “aile film­le­ri­ni” gös­te­rir­di.
Kar­tal’da da 70’li yıl­la­rın so­nu­na kadar yaz­lık ve kış­lık sa­lo­nuy­la Uzun­ka­ya, yaz­lık bahçe si­ne­ma­la­rı Çınar, Çam­lık, Ker­van, Bizim, Işık­lar ve Yeni si­ne­ma, kış­lık sa­lon­la­rıy­la da Kö­mür­lük ve Be­le­di­ye si­ne­ma­sın­da sa­yı­sız film iz­le­miş­tik.

Uzun­ka­ya ta­ri­hi­nin aynı za­man­da Ye­şil­çam’ın da, biz­le­rin de ta­ri­hi ol­du­ğu­nu bil­mi­yor­duk henüz. Si­ne­ma­lar yı­kı­lıp çar­şı­ya dö­nü­şür­ken, bir dö­ne­min ka­pan­dı­ğı­nı ve duvar ya­zı­la­rın­dan sa­bı­ka­lı, ütop­ya­sı­nın izini süren hül­ya­lı düş gez­gi­ni ‘biz’leri acı gün­le­rin bek­le­di­ği­ni fark ede­me­miş­tik; henüz üze­ri­miz­den tank­lar geç­me­miş, top­lum­sal bel­lek­ler si­lin­me­miş, yeni bir kül­tür, yeni ahlak ve yeni insan tipi ya­ra­tıl­ma­mış­tı.

Ço­cuk­luk yıl­la­rım­da önce Ye­şil­çam’ın unu­tul­ma­yan yüz­le­ri gir­miş­ti ha­ya­tı­ma. Radyo ti­yat­ro­la­rın­dan, ‘ar­ka­sı yarın’lar­dan, Ke­ma­let­tin Tuğcu ro­man­la­rı­na, ora­dan Ye­şil­çam film­le­ri­nin bü­yü­lü dün­ya­la­rı­na gidip ge­li­yor­duk. Biz­den ön­ce­ki ku­şak­lar için Sezer Sezin, Turan Sey­fi­oğ­lu, Ayhan Işık, Mu­zaf­fer Tema, Orhan Gün­şi­ray, Bel­gin Doruk, Muh­te­rem Nur, ro­man­tik kah­ra­man­lar­ken bizim dö­ne­mi­mi­ze Cü­neyt Arkın, Kar­tal Tibet, Ediz Hun, Gök­sel Arsoy, Tür­kan Şoray, Hülya Koç­yi­ğit, Fatma Girik ve Filiz Akın denk gel­miş­ti ro­man­tik kah­ra­man ola­rak. Fakat biz erkek ço­cuk­la­rın kah­ra­man­la­rıy­sa daha çok ro­man­tik film­ler­den sonra ‘vur­du­lu-kır­dı­lı film­ler­le ken­di­ne önem­li bir yer edi­nen Cü­neyt Arkın’dı. Kimi zaman Mal­ko­çoğ­lu, kimi zaman Bat­tal Gazi, Hacı Murat, Kara Murat ya da Kol­suz Kah­ra­man su­re­tin­de be­yaz­per­de­den bize yan­sı­yan Cü­neyt Arkın film­le­rin­den çık­tı­ğı­mız­da tahta kı­lıç­la­rı­mız­la kah­ra­man­cı­lık oy­nar­dık. Ro­man­tik film­le­riy­le de genç kız­la­rın kal­bi­ni tit­re­tir­di Cü­neyt Arkın. Kar­tal Tibet de Ka­ra­oğ­lan ve Tar­kan film­le­riy­le ta­ri­hi kah­ra­ma­nı­mız ola­rak et­ki­le­miş­ti biz­le­ri.

Sonra Yıl­maz Güney girdi ha­ya­tı­mı­za. Yıl­maz Güney’in ilk film­le­ri iyi si­ne­ma­lar­da oy­na­maz­dı. Yıl­maz Güney’le bir­lik­te ikiye bö­lün­müş­tük, Yıl­maz­cı­lar ve Cü­neyt­çi­ler ola­rak. Ge­nel­de Yı­lo­cu­lar ve Cü­no­cu­lar diye kı­sal­tı­lır­dı bu ta­raf­tar­lık. Ya­nıl­mı­yor­sam ilk iz­le­di­ğim Yıl­maz Güney film­le­ri Sey­yit Han ve Aç Kurt­lar’dı. Yıl­maz Güney ço­cuk­lu­ğu­mun ve ilk genç­li­ği­min ef­sa­ne adıy­dı. Or­ta­okul yıl­la­rım­da her okul çı­kı­şı uğ­ra­dı­ğım ki­ta­pe­vin­de onun ki­tap­la­rı­nı okur, ru­tu­bet ko­ku­lu si­ne­ma­lar­da film­le­ri­ni iz­ler­dim. Onun gün­le­riy­se ha­pis­ha­ne­ler­de ge­çi­yor­du. Risk­le­ri, ha­pis­ha­ne­le­ri hatta ölümü göze alan bir du­ru­şu vardı ve bu duruş onu Yıl­maz Güney yap­mış­tı.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.