Aziz Kemal Hızıroğlu ile Edebiyat Üzerine

/ 8 Mart 2019 / 316 / yorumsuz
Aziz Kemal Hızıroğlu ile Edebiyat Üzerine
Gökhan Gurbetoğlu

Gökhan Gurbetoğlu: Merhaba Aziz Kemal Hızıroğlu… Yaklaşık yarım asırlık bir edebiyat serüveniniz bulunmakta. Uzun bir zaman ve bu zaman zarfı içerisinde, değişik dergilerde şiirleriniz ve de yazılarınız yayımlandı. Bir roman ve iki deneme kitabınızın yanında tamı tamına on yedi şiir kitabı sığdırmayı başardınız bu serüvene. Geçen yılın son aylarında ise,  Kaos Çocuk Parkı’ndan “Sızıltı” isimli şiir kitabınız çıktı. Kutlarız. Bize sizinle sohbet fırsatı yarattığınız için teşekkürler.

Yarım asırdır edebiyatla uğraşan birisi olarak, galiba sizi en iyi oğlunuz tanımlamış desek yanlış olmaz. Oğlunuz sizi, “Ses tutkunu yaşlı bir dinamit” olarak nitelemiş, günlüğünde. Bunu da son şiir kitabınızda ki Miras adlı şiirinizden öğreniyoruz. Peki sizce kimdir Aziz Kemal Hızıroğlu?

Aziz Kemal Kızıroğlu: “Miras” adlı şiirden de anlaşılacağı gibi oğlumun beni tanımlama biçimi, gelecekte olacağını varsaydığım bir öngörü. Yani benim öngörüm. Oğlumun bundan haberi yok. Ben öldükten sonra günlüğüne ‘ses tutkunu yaşlı bir dinamitti’ diye yazması benim dileğim. Bu dizedeki ‘ses tutkunu” tamlaması şiire, sözcüklerdeki sese ve müziğe bakışımı simgeliyor. ‘Yaşlı bir dinamit’ ise ömrümce muhalif, Marksist ve şair kalmamla ilgili… Kısacası “ses tutkunu yaşlı bir dinamit” benim öz benliğim konusunda, kendimi tanımlamamdır. Oğlumun nasıl bir tanımlama yapacağını bilmiyorum.

G.G: “yeni aşk suçları işlemeye hazır düş olabilirim” diyorsunuz… Ki aşk sizin şiirinizde bütünsel olarak bütün hayata duyulan bir özlem olarak duruyor karşımızda. Öyleyse, bu söz sizin hayat hikayenizi mi tanımlıyor yoksa şiirinizi mi Aziz Bey?

A. K. H: Aşk, erki elinde bulunduran ve sanatla ilişkisi olmayan kişiler ve geleneklerce, binlerce yıldır ‘suça yakın aşkınlık’ olarak görülmüş bir tutku biçimi. Özelde şairler, genelde sanatçılar içinse temel izleklerden biridir ve insana dokunma duygusu ve duyusunun vazgeçilmez öğelerindendir . Yukarıda alıntıladığınız dize,  benim hayat hikâyemi de aşka bakışımı da tanımlar… Ancak şiirimi tanımlamaz… Şiir bambaşka bir ‘ben-yapı’dır. İzlekleri ne olursa olsun yazılan şey sadece ‘şiir’ olmak zorundadır. Aşk meselesine gelince, kişi birçok kez âşık olabilir, her aşk (yenilenmiş ve değişmiş) bir ben ve yeni bir insan nedeniyle ilktir. Sürer, sürmez… Ama ilktir… Duyarlılıkları ve yaratıcılıkları nedeniyle şairlerin ve sanatçıların, başka hırslarla donanmış diğer insanlara göre daha kolay âşık olmalarını normal karşılamamız gerekiyor. Sorunuzun yanıtını özetlersek, bu dizeyi aldığınız “Sıygaya Çekilemeyen Kiplik” adlı şiir benim aşka bakış açımı ve aşkın hayat hikâyemde ne kadar önemli olduğunu gösteriyor; ancak genel anlamda şiirimi tanımlamıyor…

G.G: Şiirlerinizde aşk ön planda dursa da hep bir umut arayışı var ve bunu toplumsal şiirlerinizde daha bir net görüyoruz. Sizce günümüz toplumu umutsuz bir toplum mu?

A. K. H: Göreceli de olsa dünyanın bütün toplumlarının umutsuz olduğunu söyleyebiliriz.  Gelişmiş ülkelerde yabancılaşmanın zirvesi yaşanmaktadır. İnsan, yalnızdır… Gelişmemiş ülkelerde insan, canlıdan ziyade bir meta konumundadır. Alınıp satılır, vurulup öldürülür, işlevi değiştirilir. Bilançoda fire hesabına kaydedilir… Burjuvazi, kapitalizm ve onların üretim ilişkileri / araçları yüzünden, dünyanın her yerinde bilinçli insanlar bile güdüsel tedirginliklerle yaşamaya zorlanmaktadır. Binlerce yıldır olduğu gibi sanatçılar direnir. Hem de canları pahasına… Ben sivil toplum örgütlerini, çevrecileri, bilim insanlarını, aydınların bir kısmını, insan hakları savunucularını, sınır tanımayan doktor ve gazetecileri sanatçıların yanında gördüm hep… Toplumların yoğun umutsuzlukları karşısında ‘umut feneri’ olan insanlardır bunlar… Güneş yerküreye küsüp ışığını kesmemişse bu güzel insanlar yüzündendir.!

G.G: Davet adlı şiirinizde 17 Ağustos Depremi sonrası çadırınızdan tüm insanlığa sesleniyorsunuz ve “omzunuzda yeni bir omuz / insanı insanla örgütleyen” diyerek, geleceğe nasıl yürüneceğinin yolunu da çiziyorsunuz, belki de bir şair duyarlılığı ile bugünkü karanlık günlerin seslerini duyumsayarak. Peki günümüz Türkiye’sinde bu omuz omuzalık mümkün mü?

A. K. H: Günümüz Türkiye’sinde tam bir otokratik yönetim uygulanmaktadır. Geçmişte de gerçek bir demokrasi, saf hukuk, şeffaf bir cumhuriyet yönetimi uygulanmamıştır zaten bu ülkede… Kalıtımla gelen bir kul-efendi, uyruk-hükümdar ilişkisi her zaman vardı, var… Tarihçilerin, sosyologların, antropologların yetkinlik alanlarına girmeyeyim. Omuz omuza olmak her dönemde mümkündür. Yeter ki farkındalık gerçekleşebilsin… Farkındalığı insanlara ilk elden ulaştıracak sanat erbabı yazar ve şairlerdir. Diğer sanat disiplinlerine toplumun her kesiminin ulaşması olası değildir. Ama yazar ve şairlerin yapıtları ve dergiler bir cebe, çantaya, odaya, eve kolayca girebilir. Yazar ve şairler doğrudan ya da dolaylı olarak insanlara sınıflarını, toplumsal kesitlerini, üretim ilişkilerini, dayanışma biçimlerini, aşklarını, sevgilerini, acılarını öfkelerini, umutlarını anımsatırlar. ‘Benci’likten ‘özgeci’liğe geçiş için bir bilinç, bilinçaltı ve donanım biçimi oluştururlar… Her yapıtın, mikro düzeyde bile olsa bir değişim ve dönüşüm oluşturma gücü vardır. Şair seslenir, söyler, gösterir; yazar anlatır… Eğitmenler, bilim insanları ve aydınlar da işin didaktik yanını üstlendiklerinde değişmeyecek ve dönüşmeyecek canlı organizma yoktur… Otokrasiden katıksız faşizme ve diktatörlüğe geçilse bile; onurlu, aydınlık, bilinçli insanların omuz omuzalığı nitelik olarak varoluşunu sürdürecektir. Nicelik olarak azalıp çoğalması önemli değildir. İnsanın olduğu yerde umudu yitirmemek gerek…

G.G: ‘Ahali’ şiirinizde ise oğlunuz Ulaş’a, toplumdaki insanların ahali olduğunu ve onları halk yapmak gerektiğini anlatarak, gençlere yürümeleri gereken yolu da gösteriyorsunuz. Şiirinizde “onları ‘halk’ yapmazsanız barış olmaz” diyorsunuz ya sizce halk, halk olduğunu nasıl anlar?

A. K. H: Halk, halk olduğunu nasıl anlar? Bu, şair için sosyolojik, antropolojik bir sorudur, sorundur. Ama şiirde ancak içselleştirilmiş poetik bir soru ya da sorun olarak ele alınabilir. Şairi içinde yaşadığı toplum belirler. Ne denli sıra dışı olursa olsun, yine de yaşadığı toplumun acılarını, sevinçlerini, umutlarını tanır ve yüklenir. Sivil toplum örgütleriyle biçimlenmiş, temsili demokrasiyle yöneticilerini kendisi seçen, politik kalmayı seçmiş bireylerden oluşan, yürüyüşler ve protestolar yapan, hak arayan, demokratik sınırlarını bilen, hukuka ve inançlara saygılı bir topluma halk diyebiliriz. Ancak benim şiirde belirttiğim üzere, ahali bunları bilmeyen, tanımayan ve anlamayan bir kitledir. Ölüm ve yaşam sınırları dinsel inançlarına, maddi çıkarlarına ve bir hükümrana bağlıdır. Ahali olduklarını anlayacak çizgide ve bilinçte de değildirler, kendilerini halk sanırlar… Ama yukarıda anlattığım özelliklere sahip bir demokratik kitlenin halk olduğunu anlamaları diye bir kaygıları yoktur, zaten halk olarak yaşarlar… Kendileri de toplumun bir parçası olarak varolan sanatçı, aydın ve devrimciler, toplumun ‘ahaliye benzer özelliklerini’ eserleri, düşünceleri ve eylemleriyle ‘halk özelliklerine’ dönüştürmeye çalışırlar. Daha iyiye, daha güzele, daha insanca bir görünüşe ulaştırıncaya kadar yıpranırlar, acı çekerler, cezaevlerine girer çıkarlar, yaralanırlar… Ve öldürülseler de en uzun onlar yaşarlar.!

G.G: İsterseniz, toplumsallıktan sıyrılıp şiire dönelim Aziz Bey. Siz, “yaşlı bir dinamit” olarak, Türk edebiyatında, şiir yazanın bol olduğu ama şairin az olduğu söylemine katılıyor musunuz?

A. K. H: Aziz Nesin’in ironik orantısıyla, henüz doğmamış çocukların bile şair olduğunu söyleyebiliriz.! Şiir, sanat disiplinlerinin en zoru olmasına karşın, en kolay varsayılarak her okur yazarın denediği bir alandır. Duygularla şiir yazılacağını sanmak, bir şiir okunduğu ya da dinlenildiği zaman yakalanan duygusal çağrışımlar yüzündendir. Şiir duyguyla değil, duyularla yazılır. Şair olmak bilgi, birikim, sokak ve hayat hakkında sıkı gözlem, diğer sanat disiplinlerine ilgi, dili ve ben’i iyi bilme gibi özellikler gerektirir. Şair kendini ve kendi-dışı’nı bir potada düşünür. Nesnelere bakarken kendine de bakar. Nesneleri gördüğü ve onlar üzerinde yoğunlaştığı anda, kendini de görür ve inceler. Bu olguya, kendi dışındaki her şeyin bilincini kendine çevirip yeniden biçimlendirmek de denilebilir.

Şair ile şiiri arasındaki en önemli ilişki etik-estetik yakışmasıdır. Yaratıdaki estetik, yaratıcıdaki etikle uyum halinde değilse, şiirin güzelliğinin bir rastlantı ya da intihal (hırsızlık) becerisinden ibaret olduğu zamanla anlaşılır.

Bunları bilmeyen yazıcı, yazdığı şeyin şiir olduğunu sanabilir. Defterler, kağıtlar dolusu yazabilir. Ancak sorun ‘şiirimsi’nin şiir olarak gösterilmeye çalışıldığı zaman çıkar ortaya. Yani ötekilerle paylaşıldığı, toplumsallaştırıldığı zaman… Edebiyat tarihinin bütün süreçlerinde  şiirimsi’nin çok yazıldığını, intihalin anlatılamayacak denli çok olduğunu söyleyebiliriz. Zaman ve toplumsal bellek yavaş yavaş da olsa bunları ayıklar. Gerçek şiirler çıkar ortaya ve bir elmas gibi parlar. Varsın herkes şiir yazdığını düşünsün, onların arasından da mutlaka iyi şairler çıkacaktır. Sözün özü: Şiir sanılan ürünler, kendini şair sanan insanlar aklımızın almayacağı kadar çoktur; şairler ve şiirler ise tahmin edemeyeceğimiz kadar az…

G.G: Şiirlerinize baktığımızda, sözcüklerle örülü olduğunu görüyoruz. Şiiri de sözcüklere yeni anlamlar yükleme sanatı olarak yorumlarsak pek yanlış olmaz herhalde. İşte siz de yarım asırlık tecrübenizle, emeğinizle, birikiminizle şiire yüreğini katan nadir insanlardansınız. Sizce şiir ve sözcük arasındaki bu aşkın yanı sıra şairin şirine katacağı başka neler vardır?

A. K. H: Rahmetli şair Hulki Aktunç: “Yan yana gelmemiş sözcükler var daha” demişti. Gönderme yaptığı şey, yazılacak şiirin ‘ne’yi söylemesinden ziyade ‘nasıl’ söylemesiyle ilgili. Öz ve izlekler çok bilinir, söylenir. Ama bunu özge metaforlar ve imgelerle ancak özgün bir şair söyleyebilir. Yani şair önce kendisi olmalıdır, özgün olmalıdır, dünyanın bütün şairlerinden farklı söylemelidir. Bir grubun ortak söylemine katılmamalı, kendisi kalmalıdır. Dünya görüşü aynı olan pek çok şair biliriz; aynı şeye bakarlar, ama farklı biçimde dile getirirler. Bir şiirde dünya görüşüyle ilgili birikimler içselleştirilerek verilmelidir. Yoksa sloganlara, pankartlara ve sonunda düz yazıya dönüşür o şiir… Şair, bir şiire soyunduğunda yaratacağı şeyin sadece ‘şiir’ olmasını hedeflemelidir. ‘Ben-yapı’ya saygılı, özgün, altından imzası silinse bile kendisine ait olduğu bilinen bir şiir…

Şiirin temel taşı sözcüktür. Şair,  kendine özgü imgeleriyle sözcüklerin sözlük anlamlarını kırıyor, dışına taşırıyor, genişletiyor, derinleştiriyor, çoğaltıyor. Bunu yaparken de sözcüğün belirtme, gösterme ve adlandırma gibi özelliklerine çağrışımı ekliyor. Öğretmeyi, anlatmayı ve açıklamayı yadsıyan, sözcüklerin söylemediği şeyleri söyleyen, yani çağrışım yaptırtmayı seçen bir imgeler bütününün, biçimsel açıdan şiir olduğu söylenebilir. Bunları bilerek yazan her şair, şiire ve kendi şiirine yeni bir şeyler katıyor demektir…

G.G: Şiirlerinize bakınca Aziz Bey, yaşadığınız çağa ve topluma gördüklerinizi aktararak, ona yapması gerekenleri de aktarıyorsunuz, sizce şair şiiri ile çağının tanıklığını da yapmalı mıdır?

A. K. H: Bütün sanatçılar gibi şairler de şimdi’nin ve çağının tanığıdırlar. Geçmişten ve gelecek öngörüsünden yararlanmaları ise, şimdi’ye ve çağına tanıklığı güçlendirmek içindir. Çağa tanıklık etmek; insana ve doğaya daha güzel, daha yaşanılır bir gelecek hazırlamak için bugünden yarına aydınlık yollar, tüneller açma çabasıdır. Bilim insanları buna gözlem, araştırma, deney ve buluşlarla katılır. Aydınların ve aktivistlerin başat eylemleri; gözlemlemek, olgu ve olayların görünmeyen yüzlerini kurcalayarak açığa çıkarmaya çalışmaktır. Bakmayı ve görmeyi bir arada uygulamalıdırlar. Çok okumalı, insanın bugününü ve geleceğini ilgilendiren tüm yaşamsal etkinliklere bizzat katılmalılar. İnsanı ve doğayı ilgilendiren yaşamsal etkinlikler elbette pek çoktur, ancak aklıma ilk gelenleri sıralayabilirim: Çevre kirliliğini protesto, savaş karşıtlığı, insan hakları yandaşlığı, katliamlara karşı duruş, silahsızlanma çağrıları, sömürgecilik karşıtı eylemler, adil ekonomik paylaşım, açlık çeken halklara maddi destek, açlık grevlerini unutturmama, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi, sahipsiz çocuklar için örgütlenmeler, işçi ve kadın hakları adına çabalar, vb…

 Sanatçılar ise bilim insanlarını, aydınları ve aktivistleri desteklerken; imgeleri, çağrışım yaratacak yapıtları, ütopyaları ve kehanetleriyle katılırlar bu aydınlanma çabasına. Hayata doğrudan sokuluşu ve sokak kültürünün genişliği nedeniyle, bu çabaya birinci elden katılan sanatçıların şairler olduğunu düşünüyorum…

G.G: ‘Köstek Boşaltan Şair’ adlı şiirinizde de sanki edebiyat camiasına yönelik ince eleştiriler görüyoruz. Sizce şair günümüz edebiyat sarmalı içerisinde özgür olamıyor mu?

A. K. H: Öncelikle benim düşümdeki şairi betimlemeye çalışayım: Şair; her şeyden önce üretim / yaratım süreci sırasında seçtiği yalnızlığı, bu süreç sonrasında da yaşamayı göze alabilen sıra dışı bir “insan”dır. Yüzeylerde dolaşmak yerine kuyudan kuyuya geçen, düşleri ve sözcükleriyle biriken ve başkalarını biriktiren bir “kuyum ustası”dır. Maddi kazanç, servet, konformizm (uymacılık), kariyer, feodal ilişkiler ve mutlakçılığa sırtını dönmüş kuşkucu bir “eren” dir. Somuttan yola çıkarak soyut yenilikler yaratan bir “bilge-tanrı / tanrıça”dır. Coşkudan hüzne, gözyaşından sevinç çığlıklarına en hızlı geçen “deli / çocuk”tur. Doğayı kimileri kadar iyi tanımasa da, herkesten daha çok tanımaya, dinlemeye ve sevmeye çalışan hareketli bir “ağaç” tır. Evrenin düzenine ve karmaşasına çomak sokarak zaman ve mekânla oynamayı seven insancıl bir “galaksi” dir. Tutkuyu, aşkı, hüznü, karşı duruşu, umudu, türküleri, ağıtları, yangınları, tansıkları ve tohumları (hiç yüksünmeden, hiçbirine öncelik vermeden, hiçbirini kayırmadan) taşımayı görev edinmiş bir “filozof”tur…

İstesek de istemesek de biliyoruz ki binlerce yıldır insan ve sanat politikadan soyutlanamamış ve soyutlanamayacaktır. Politik erklerin sanatı desteklediği, biçimlediği, kontrol altına aldığı, yönlendirdiği ve hatta sipariş vererek yaptırttığı bir insanlık tarihi yaşanmış ve yaşanıyor. Bunun yanına edebiyat içi klan ve erkleri de eklersek, özgürlüğünü ve özgünlüğünü muhafaza edebilmenin bir şair ve yazar için ne denli zor olduğunu daha iyi anlarız. Bunu sağlayabilmiş şairlerimiz var ne güzel ki… Hem farkındalıklarını biliyorlar hem de yukarıda saydığım şair niteliklerine sahipler… Geride de binlerce geyik muhabbetli, şair raconu kesen süs bitkileri…

G.G: Sevgili Nevzat Oğuz’a ithaf ettiğiniz ‘Şair’ adlı şiirinizde, şairi tanımlıyorsunuz ve diyorsunuz ki;

                                               “şair aşkın, dansın ve umudun

                                                vezgeçilmez heyamolasıdır”

Sözcüklerle yaşamayı beceremeyen, insanlığın acılarını biçimleyemeyen, düşüncelerini heybesinde biriktiremeyen, mülteci, yolcu, ülkesiz olamayan, şair de olamaz diye bilir miyiz?

A. K. H: Evet, diyebiliriz… Eli kalem kağıt tutan biri; sözcüklerle arkadaş değilse, akide şekeri gibi tat ala ala onları dilinin üzerinde kaydırmıyorsa, insanlığın acılarını kendi ruhunda ve bedeninde hissetmiyorsa, gerçekliği imgelerle yeniden biçimlemeyi denemiyorsa, düş ve düşünce biriktirmiyorsa, akıl dediğimiz kavramı aşmaya çalışmıyorsa, insan ve doğa için güneşli günleri hedef bellememişse, sadece aşkın ve estetiğin karşısında boyun eğileceğini bilmiyorsa, kendi dahil her şeye mülteci değilse, özgürlük için bütün tabu ve duvarları yıkmayı göze alamıyorsa şiire soyunmamalıdır… Soyunsa da olamayacağını zaman ona gösterecektir.  Kalem ve kağıdı şiir dışında başka şeylerde kullansa, harcadığı zamana ve emeğe yazık etmeyecek demektir… Hayatta şiirden başka güzel şeyler de var.! Onlardan birini ya da birkaçını deneyebilir… Şair olmak, zor zanaat… (Burada ‘zanaat’ sözcüğünü kasıtlı kullanıyorum. Kimisi doğuştan şair olduğunu sanıp, günlük dilde kullandığı 100-150 sözcükle sayısız şiir(!)) yazar. Şiir işçiliği yapacak denli sözcük sayısına sahip değildir, birikimi yoktur, kendini tekrar eder durur…) Bazı şiirlerin iskeletleri on dakikada oluşturulabilir, ama onu gerçek şiire dönüştürmek günler, haftalar, aylar alabilir… Şiirin zanaatkârlığı da işte tam bu işçilik çalışmasıdır…

G.G: Şairler için en zor şeylerden biri bir evliliği sürdürebilmektir. Genelde şairlerin eşlerinin, şairleri çok kıskandığı anlatılır. Sizse ‘Umar’ adlı şiirinizde bu konuya değinmişsiniz ve eşinizin kıskandığı iki şeyi de o şiirden öğreniyoruz;

                                               “ilki şiir, ikincisi kocamın çalışma masası”

oysa siz, hayatta vazgeçemediğiniz iki şey olarak şiir ve de karınızın dizinizde uyuması olarak belirtmişken… ki bu sevginin güzelliğidir de. Sizce şairin özgürlüğünü evlilik kısıtlar mı?

A. K. H: Bir tespit yaparak geliyor ve “şairin özgürlüğünü evlilik kısıtlar mı?” sorusuna ulaşıyorsunuz. Sondan başlayayım: Yeryüzünde hiçbir şey, şairin özgürlüğünü kısıtlamaya yetmez. Cezaevinde, bedenlerinden akan kanla duvara dizeler düşen insanlar gördüm ben…

Şair yazmaya, şiir doğmaya karar verdikten sonra, biyolojik ‘ölüm’den gayrı engelleyebilecek bir nesne ya da olgu yoktur. “Umar” adlı şiirim aslında buna işaret etmektedir. Şairi hiçbir şey durduramaz. (Tabi burada ‘şair’ derken kimi kastettiğimi anlıyorsunuz umarım. Para, hırs, çıkar, kariyer, ün, vb. gerekçelerle kendini, kalemini ve yeteneğini satanların ‘ünlü şair’ gibi sıfatları olsa bile, en azından kendileri bilirler şair olmadıklarını.!)

Şairlerin eşleri şiiri kıskanır gibi yaparlar, ama aslında kıskandıkları şey eşlerinin ta kendisidir. Şiir yazan kişiye başkalarının duyduğu ya da duyacağı ilgiden ürkerler. Eşleriyle aşkı sürdürmeyi becerebilen bütün şairler, eşi ya da sevgilisi olmayan diğer şairlerden daha avantajlıdır. Şair için en önemli öğelerden biri olan ‘zaman’ı kullanma insiyatifi artar. Örneğin ben bekarken, başka işlerle uğraşmaktan şiire zaman ayıramadığım günler, haftalar olurdu. Kısacası yazana zaman bırakma konusunda şair eşleri çok hoşgörülüdür…

‘Umar’ adlı şiir, bir ironi ve sevgi gösterisi yumağıdır. Yazılan her şey gerçek değildir. Gerçek olmak zorunda da değildir. ‘Şiir tutkusu’yla ‘aşk’ın dansını hicveden bir şiir yani… İzlekler ne olursa olsun, ben öncelikle yazılan şeyin şiir olmasına bakıyorum… Ayrıca benim hayatımda evlilik nedeniyle özgürlüğümün kısıtlandığı hiçbir dönem olmamıştır…

G.G: Şairi sözcük avcısı olarak nitelersek, sizinde şiirlerinizde, daha önce duyulmamış yöresel ağızlardan sözcüklerin yanı sıra, unutulmak üzere olan sözcüklerle de karşılaşıyoruz. Şiirleriniz genel anlamı ile birer sözcük yumağı… ve her dize ayrı bir imgesel dünya. Malum edebiyat dünyasında da ilhamla anlık yazılan ile çalışarak yazılar şiirler arasında da bir çekişme, aslında çekişme değil de hangisinin şiir olduğu konusunda bazen tartışmalar alevlenir. Ama asıl sorun yine sözcüklerin bir araya getirilmesi ve de imgelerin çokluğu üzerinedir desek yalan olmaz. Sizin bu konudaki görüşünüzü ve şiire bakışınızı öğrenebilir miyiz?  

A. K. H: Daha önce duyulmamış yöresel ağızlardan sözcükler, unutulmak üzere olan sözcükler, şiirlerin sözcük yumağı oluşları, sözcük avcılığına soyunmak, dizelerde farklı imgesel dünyalar… Sorunuzun girişinde dile getirdiğiniz bu söylemler şairin ve şiirin gereksinimlerine gönderme yapıyorlar. Bir şairin alışkanlıkla yapacağı (ya da yapması gereken) rutin işler yani… İlham diye bir şeyin olduğunu düşünmüyorum. ‘Anlık yazılan’ dediğimiz şeyler, şairin gözlemleriyle daha önceden yaptığı ve nesnelerden kotardığı düşler, düşünceler, birikimlerdir. Bilinçaltının sıralı sırasız aldığı şeyleri, imge oluşturma yöntemleriyle (metafor, mecaz, vb.) olmadık zaman ve yerde ortaya çıkarmaya ilham diyorlar galiba. Kağıda dökülmüş şiirin üzerinde çalışılmasına gerek olmayacak denli hazırlık yapılmış olabilir bilinçte ve bilinçaltında… Örneğin Attila İlhan, Maçka Parkı’nda yürürken bilincinde oluşturup  hafızasına kaydedermiş bazı şiirlerini ve sonradan kağıda dökermiş. Yani ilham değil, bilinçte yapılmış soyut bir işçilik evresi diyebiliriz buna… Kısacası işçiliği ve zanaatı olmayan hiçbir sanat yapıtı tamamlanamaz… Bazıları tamamladığını iddia edebilir, eh o da o kişinin “öyle sanma özgürlüğü” dür…

G.G: Son olarak, şiiriniz, bir umut aşk ve direnç şiiri olarak dimdik ayakta dururken, yayınevlerinin tekelci tutumları karşısında, Türk edebiyatının nasıl bir aşk, umut ve dirençle buna karşı direnecek yoksa yenilecek mi? Belki de aramızda edebiyata… şiire küsmüş bir çok güzel insan da yok değil. Bunun çaresi edebiyat dergileri mi yoksa yayınevi kurmak mı?

A. K. H: Edebiyat dergilerine şiir göndermek, bir şair için birinci koşuldur. Dergiler vitrindir, mutfaktır, diğer şair ve yazarlarla buluşma yeridir… Ayrıca dergiyi yönetenlerin şiiri bilen insanlar olduklarını varsayarsak, gönderdiğiniz şiirin yayımlanması doğru yolda olduğunuzu gösteriyor demektir. Henüz kitabı yayımlanmamış, ama dergilerde şiirlerini okuduğum çok değerli şairler tanıyorum. Amaç şiir yazmaktır, kitap yayımlamak değil… Bir şair için bir tek gerçek şiir yazmak bile, benzersiz bir yapıta kavuşmak demektir…

Şiirleri ve yazıları dergilerde yayımlanmadığı için dergi çıkaran ya da birkaç kişiyle ortak olarak yayınevi kuran insanlar da tanıyorum. Bu girişimlerin tek bir faydası olabilir: Şair veya yazar olamayan dergi veya yayınevi sahipleri, birçok gerçek şair ve yazarla tanışma fırsatı bulur, okumaları artar ve hatta gün gelir onlar da nasıl yazılacağını öğrenirler.. Başka hiçbir faydası olmaz. Tecimsel açıdan ne olur bilmem, ben sadece sanatsal açıdan ne olabileceğini söylüyorum. Para, piyasa, erk, ün, şov dünyası gibi kavramlar genelde sanatçıların özelde şairlerin ve yazarların uzak durması gereken –başka meslek sahiplerine ait – kavramlardır…

Şiir yazdığına inanan kimse, şiire küsmemelidir… Şiirlerinin yayımlanmaması onu karamsarlığa sürüklememelidir. Çünkü o şairse zorunludur yazmaya… Şiir, günü geldiğinde ünü yakalayayım, dizelerim herkesin dilinde dolaşsın, edebiyat tarihinin kilometre taşlarından biri olayım diye yazılmaz. Şiiri, yazması gerektiği için yazar şair… Yazar ve en az bir kişiye okuyarak onu toplumsallaştırır… Sonraki yolculuk şiirin yolculuğudur… Şair çekilir ve izler…

G.G: Sohbet için teşekkürler… Aziz Bey.

A. K. H: Teşekkür benden dostum… Şiirle harmanlanmış umutlu yarınlar dilerim.

 

           

Avatar

sanat ve edebiyat dergisi