Aşılmaz Bir Sıkıntı: Yazmak / Kaan Tanyeri

/ 4 Ağustos 2016 / 34 okunma / yorumsuz

“Ayrılık bilemem ne zaman gelir,
sen bir okul defteri getir bana;
çünkü sadece yazmak tesellidir
çektiğimiz acıya bu dünyada”

Ahmet Oktay, sanırım kişiliğimi en çok etkileyen şairlerden, düşünürlerden. Yukarıdaki dizeleri okurken “yazmak nedir ki?” diye düşündüm. Sahi nedir bu anlamsız telaş? İnsanın eylemlerinde her zaman bir işlev vardır. Uyuyorsa bu uykusuzluğunu giderme işlevidir, yemek yiyorsa açlığını giderme işlevidir, dans ediyorsa bu romantik duygularını yaşama işlevidir. Peki bunların arasında yazmanın işlevi nedir?

Elbette, determinist bir açıklaması yoktur bunun. İdeolojilerimiz gibi farklı farklıdır “Neden yazıyoruz?” sorusunun yanıtı ama kimi zaman bu farklılıklar sadece biçimlerde kalır. Öze indiğimizde büyük bir bütünlüğün, ortaklığın olduğunu görürüz.

Yazmanın işlevi üzerine tıpkı Ahmet Oktay’ın dizelerine yansıttığı gibi başka edebiyatçılarımız da düşünmüş. Ahmet Oktay’a göre acılardan kurtulmaktır yazmak. Sanki kötülüklere karşı bize moral veren, bizi güçlendiren, yüreklendiren ve rahatlatan bir teselli işlevindedir şiir. Peki, Turgut Uyar niçin yazar?

“Yazdım, yazmasam ağlayacaktım.”

Şairler, melankolya çiçeğini daima sular ve bu yüzden her zaman hüzünlüdürler. Bu dünyaya nasıl baktığımızla da ilgilidir aslında psikolojik durumumuz ve şairler, her zaman çok duyarlı, çok hassas bir kalple bakarlar dünyaya. Tüm insanlar gülerken kanadı kırılan bir kuşun hüznünü yüreklerinde duyarlar. Yani diyeceğimiz o ki, şairlerin mutlu olması ütopyadır biraz da. Kişilik oluşumları bu hassasiyetler üzerinedir çünkü.

Gerçi mutluluk, ne zaman bir şair çıkarmıştır, çıkarmış mıdır? Şüpheli, belki de bilimsellikten biraz uzaklaşarak yanıt verirsek “Mutluluğun bir şair çıkartması mümkün değildir.” Evet, mutluluk bir romancı yetiştirebilir ya da bir öykücü hatta bir denemeci… Ama şair çıkaramaz çünkü mutluluğun şairane yönü zayıftır, şiirsel yaratım yönü yoktur. Halbuki acı öyle değildir. Acının üretimsel bir gücü vardır. Türkülerimiz gibi örneğin. Acı duyan insanlar ancak o derinleşen duygu karşısında güçlü ürünler ortaya koyabilir. Mutluluğun ise derinlik yönü olmadığı için şairlerle adeta uzlaşmaz çelişki (antogonizma) içindedir.

Turgut Uyar’ı işte bu bağlamda değerlendirmemiz gerekir. Yazmanın işlevini çok melankolik bir seviyede görmüştür şair, yazmasam ağlayacaktım. Demek ki yazı onun için duygusal bir boşalmadır, bir terapidir belki de. İçinde duran o sıkıntının bir nebze de olsa içinden çıkarılmasıdır. Zaten yazmak bir sıkıntı değil midir? Doğum sürecinde olan sanatçı, sancısını çekmez mi? Örneğin Sait Faik gibi. “Haritada Bir Nokta” öyküsünde şöyle konuşur kahraman anlatıcı:

“Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım, oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Burada yazmanın işlevi üzerine iki vurgu görüyoruz. Birinci vurgu hemen ikinci cümlede karşımıza çıkıyor. Sait Faik’e göre yazı yazmak, hırstan başka bir şey değildir. Peki, ama bu neyin hırsı? Bu hırsın kaynağı nedir? Toplumda statü kazanma hırsı mı, daha iyi edebiyatçı olma hırsı mı, insanlarda beğeni duygusu yaratma hırsı mı? Neyin hırsıdır bu? Neyin hırsı olduğunu net olarak belirtilmese de şairin kendi beniyle ilgili bir hırs olduğu su götürmez bir gerçektir. Yani Freudiyel bir çözümlemede kendi alt benleri arasındaki (id, ego, süperego) çatışmanın bir hırsı olduğunu söyleyebiliriz ama çok tehlikeli bir hırs olduğunu da kahraman anlatıcı bize açıklıyor: Yazmasam deli olacaktım. Demek ki bu hırs, adeta akli dengelerini sarsacak, bozacak denli bir hırstır ve yazmak, neredeyse akıl sağlığını koruyan bir tedavi sürecidir onun için.

Az önce üzerinde durmuştuk. Yazmak, biraz da sanatçının iç huzursuzluğudur, sıkıntısıdır ve herkes gibi sanatçılar da bu sıkıntıyı içlerinden atmak isterler. Ama üretimsel bir sürecin sıkıntısı olduğu için sanatçı, o an o sıkıntıyı atar, yani eserini oluşturur ve ardından bir başka yaratımsal sıkıntı içine girer. Ama sanatçıların da kaderinde zaten bu vardır.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.