Arzu Özdemir’le Kısa Kısa (Küçürek) Öykü Üzerine

/ 8 Ocak 2019 / 125 views / yorumsuz

Yazar Arzu Ödemir aynı zamanda Edebiyat öğretmeni. Son günlerde sosyal medyada yapılan “Küçürek Öykü” tartışmasına kendisi de katıldı. “Dil Sürçmesi” adlı bir küçürek öykü kitabı olan Özdemir’e konuyla ilgili sorular sorduk.

Arzu Özdemir’le Kısa Kısa (Küçürek) Öykü Üzerine

C.T: Arzu Hanım, öncelikle Arzu Özdemir kimdir? Ne iş yapar, eğitim durumu, edebiyatla ilgisi, yayımlanmış ürünleri, kitapları…

A.Ö: Edebiyat öğretmeniyim. Sakarya’da yaşıyorum. Yeni Türk Edebiyatı’nda yüksek lisans yaptım. Tezim “Yusuf Atılgan’ın Romanlarının Psikanalitik İncelenmesi” idi. Fazla disipline gelemediğim için çok istesem de doktora yapamadım. Nurullah Genç’in Yağmur şiirine bir şerh yazdım. Bu şerh son beş senedir Yağmur’da yer alıyor. Başka incelemelerim de çeşitli dergilerde yayımlandı. Bunun dışında “Dil Sürçmesi” adında bir küçürek öykü kitabım var.

C.T: Edebiyatın üzerinde uzlaşamadığı kimi konular vardır ki bunlardan biri de hikâyenin biçimsel açıdan sınıflandırılma meselesidir. Küçürek öykü yazdığınızdan söz ediyorsunuz ancak Aydın Şimşek, geçenlerde sosyal medya üzerinden “Küçürek öykü değil, kısa öykü!” gibi bir çıkış yaptı. Aydın Bey’in bu görüşüne Baki Ayhan Hoca’mız da katıldı. Bu konuda sizin sınıflandırmanız nasıldır, ölçütleriniz nelerdir?

A.Ö: Aydın Şimşek son derece talihsiz bir paylaşımda bulundu bence. O gönderinin altına ben de yorum yapmıştım. “Küçürek öykü” terimini Prof. Dr. Ahmet Buran’ın önerisiyle Prof. Dr. Ramazan Korkmaz, terminolojimize kazandırmıştır. Batılıların “short short story” diye tanımladığı türdür bu. Nasıl bir sıkıntı var anlamadım. Ayrıca Aydın Şimşek ısrarla “kısa öykü” diyor. Hâlbuki bizim bahsettiğimiz tür “kısa kısa öykü”. Azami 100 kelime olan öyküler. Bir kere “kısa öykü” ve “kısa kısa öykü” arasındaki farkı iyice belirginleştirmek gerekiyor. Şimşek’in “Bebek Patikleri” adlı kitabını okudum. Kitabında bir başkasından makale almış. O makalede bu öykülerin küçürek öykü olarak isimlendirildiğinden de bahsediliyor. Madem bu terime bu kadar tepkilisin, o makaleyi kitabına neden alıyorsun ve bu şekilde bir adlandırılma yapıldığını okuyucuna ilan ediyorsun? Bu çelişki değil mi? Hem küçürek sıfatı nicelik bildiriyor da kısa sıfatı nitelik mi bildiriyor? Bu kısmı da anlamadım ben. Sözü daha uzatmadan şunu söylemek istiyorum. 17 sene önce Korkmaz’la bu öykülerin tahlilini yapardık. Korkmaz daha kaç yıl öncesinde bu öyküler üzerinde akademik çalışma yapmaya başladı bilmiyorum. Aytmatov gibi dünyanın gelmiş geçmiş en iyi yazarlarından birinin övgüsüne nail olmuş, Europe Business Asssembly tarafından YIılın Rektörü Ödülü’ne layık görülmüş, yurtiçinde yurtdışında daha başka birçok ödül alarak yüzümüzü ağartmış ve edebiyatımızda küçürek öykü konusunda en kapsamlı akademik çalışma yapmış birinin bu türle ilgili yazdığı onlarca makaleyi görmezden gelmek, bu makalelere yok muamelesi yapmak hiç şık bir hareket değil. Haddi aşan bir çıkış. Bilime ve emeğe saygısızlık sayarım. Bir de şu var. Küçürek öyküyü edebiyatımıza tanıtan ve türün yaygınlaşmasını sağlayan Korkmaz’ın niteliksiz metinlerin yazılmış olması ile ne ilgisi var? Bu niteliksiz metinleri o mu yazın diyor. Böyle bir çıkarım doğru ise şayet şunu da deme hakkımız olur: Yazılan her niteliksiz romanın suçlusu Cervantes’tir. Çünkü ilk romanı o yazdı.

C.T: Küçürek öykü derken ne anlayacağız? Türk edebiyatı tarihinde ve günümüzde bu türün temsilcilerinden örnekler verebilir misiniz? Bu alanda Ferit Edgü’den etkilenmeler taşıyor musunuz?

A.Ö: Ben pek tabii Ramazan Korkmaz’ın görüşlerini baz alıyorum. “Türk Edebiyatında Yeni Bir Tür: Küçürek Öykü” adında Mutlu Deveci ile birlikte yapmış olduğu çalışma, edebiyatımızda bu türle ilgili en kapsamlı eserdir. Korkmaz; yelkovan ve akrep arasına sıkışmış, bürokrasinin kâğıttan kelepçe taktığı çağcıl mahkûmlarının bir çığlığı olarak nitelendiriyor bu metinleri. Çığlık uzarsa nağmeye dönüşür, diyor. 100 kelimeyi aşan metinlerin de çığlık olamayacağını belirtiyor.

Benim ilk okuduğum küçürek öykü, Ferit Edgü’nün “Öç” adlı öyküsüydü. Edgü küçürek öykünün edebiyatımızdaki tartışmasız en güçlü isimi. Günümüzde ise İzzet Koçak, Gökmen Akça ve Doğan Yarıcı’nın bazı öykülerini çok beğenerek okudum. Akif Hasan Kaya’nın da öykülerini beğendim. Ama Kaya genelde uzun öykü yazıyor. Yazdığı birkaç küçürek öyküsünü beğendim.

Edgü’yle birkaç kez görüştük, mektuplaştık. Birlikte Ramazan Korkmaz’ın davetlisi olarak Magosa’ya gittik. Ona öykülerimi okutma şansına sahip oldum. Öykülerim hakkında “Böyle de olur!” yorumunu yapıp şu hatırayı anlatmıştı. Arkadaşı Avni Arbaş Fransa’da resim üzerine eğitim alıyormuş. Hocası katı kuralları olan biriymiş. “Şu çizgi şöyle çizilir, şu perspektif böyle yapılır.” gibisinden uyarılarından nasibini almış her öğrencisi. Ama Avni Arbaş’ın resminin önüne geldiğinde biraz durakladıktan sonra “Böyle de olur!” demiş. Ferit Edgü’nün öykülerim hakkındaki bu yorumunu “Evet olmuş.” demesinden daha memnuniyet verici buluyorum. Kendime has bir tarzım ve üslubum var. O yüzden tam anlamıyla bir etkilenme var diyemeyiz. Picasso’nun dediği gibi “Önce kuralları iyice öğrenin, sonra onları bir sanatçı gibi kırın.” Bu sözü çok yerinde ve doğru buluyorum. Ramazan Korkmaz’ın nitelemelerinden ve sınırlandırmalarından da sapmalarım oluyor. Bazı öykülerimde kahramanlarımı hayvanlardan seçiyorum mesela.

C.T: Arzu Hanım, “Dil Sürçmesi” adlı kitabınızın ön sözünde “Küçürek öykülerimi dergilerde bastıramayışımın birçok nedeni vardı. Bana kol kanat gerebilecek bir edebiyat ortamından yoksunluğum; yazdıklarımı sağa yakın yayınların cüretkâr, sola yakın yayınların ise muhafazakâr bulması…” diyorsunuz. Gerçekten de edebiyat dergilerinde ürün yayınlatabilmek için torpil mi gerekli? Sonradan dergilerde yer aldığınıza göre cüretkârlıktan mı vazgeçtiniz yoksa muhafazakârlıktan mı?

A.Ö: Kitabım sizde böyle bir algı mı bıraktı da bu soruyla muhatap oldum, üzüldüm doğrusu. Kendim olmaktan ve doğrularımdan hiç vazgeçmedim. Zaten bunca sene beklemememim nedeni de biraz bu. Hiç kimseye yaranamamak… Siz kitabımı okudunuz, statükoya dayanmaya ve ondan nemalanmaya çalışan bir algı bıraktı mı üzerinizde? Ben Tanrı’ya inanıyorum inancımın bir gereği olarak da bu dünyada da öte dünyada da hesaba çekileceğimizi düşünüyorum. İnancım öykülerimin temel noktası belki de. Bir yanda günahların cazibesi bir yanda hesap verme korkusu. Cinselliği çağrıştıran öğeler kullanıyorum, içki diyorum, rakı diyorum. Ama bunu “Ben tertemizim ve bu yüzden size üstten üstten bakmaya hakkım var.” diyerek yapmıyorum. İnsanız ve zaaflarımız var. Bunu itiraf ederek, yargılayarak değil anlamaya çalışarak hatta biraz da isyana kayarak işliyorum inancımı öykülerimde. Dolayısıyla durum böyle olunca kendime bir yurt edinmem ve birilerine dayanmam zorlaşıyor. Ne bir zahit gibi didaktik söylemlerde bulunabiliyorum ne de bir rint gibi günümü gün edebiliyorum. Daha dünyadayken arafta kalmanın ıstırabını çekiyorum.

Öykülerim ilk kez İzdiham’da yayımlandı.  Genel yayın yönetmeni Bülent Parlak’a bu öyküleri gönderdiğimde doğrusu çok umudum yoktu. Ama vizyon sahibi biriymiş, hemen sahip çıktı öykülerime. Sana sayfa veriyorum, dedi. Her sayı 6 öykünü sayfa için hazırla, dedi. Şaşırdım. Sevindim. İzdiham belirli bir ideolojiye hizmet etmediğinden kendimi özgürce ifade etme olanağı buldum burada. Parlak’ın metinlerime hiçbir müdahalesi olmadı. Derken diğer dergilerde de öykülerim yayımlandı. Arkadaşım Cengizhan Genç, Hayriye Ünal’la tanıştırdı beni. Hece Dergisi’nin editörü… Ona kitabımı verdim. Öykü yolladığım takdirde yayımlayacağını ifade etti. Keza Güray Süngü Muhayyel için istedi. Adalya’nın sahibi Hüseyin Cahit Kerse de beni Facebook’tan buldu. Dünya ve Türk edebiyatında küçürek öyküyü konu aldığı seçkisinde benim yirmiyi aşkın öyküme yer verdi. Sanırım bu işlerde önemli olan ilk adımı atabilmek. Metinleriniz iyiyse gerisi gelebiliyor. Ama şunu da belirtmeliyim ki birçok dergi kendi kemik kadrosunu kurmuş, yeni isimlere kendini duyurma imkânı vermiyor. Kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. Bu anlamda 14-15 sene sonra şans yüzüme güldü diyebilirim ama şunu da belirtmeliyim ki yıllarca bu öyküleri yayımlatmak gibi bir girişimim olmadı. Aynı okulda çalıştığım Cengizhan Genç bunları değerlendirmem hususunda beni yüreklendirmeseydi sanırım gene bir girişimim olmayacaktı.

C.T: Yine aynı kitabınızda “muhterem, tecrit…” gibi yabancı kökenli sözcüklerin yanında “duyuş, seziş…” gibi Türkçe sözcükler kullanıyorsunuz. Bu bir çelişki değil mi? Ne dersiniz?

A.Ö: Bu sorunun muhatabı ben olmamalıyım. Duyuş, seziş ve tecrit sözcüklerini aynı cümlede kullanan Ramazan Korkmaz ve ben onun cümlesini tırnak içinde vermişim. Başkasına ait bir cümleyi değiştirmemi beklemiyorsunuz değil mi? Gene de cevap vermem gerekirse şöyle derim. Ben eşanlamlılığa dahi inanmayan biriyim. Her sözcüğün anlam ve duygu değeri farklı… Sözcüklerim illa Türkçe kökenli olacak diye metnimin olanaklarını niye daraltayım ki? “Muhterem” sözcüğünün duygu değerini saygıdeğer sözcüğü karşılamadığı için muhterem’i kullanmayı tercih etmişim. Burada bir çelişki asla yok. Hem bu iddiayı öne sürdüğümü farz eden sizsiniz. Ben illa sözcüklerin Türkçe kökenlileri kullanılmalıdır, demedim. Ya da tam tersini… İkisini bir arada görmek size bu çıkarımı yaptırdı. Wittgenstein , “Dünyamın sınırları dilimin sınırlarıdır.” diyor. Çok haklı. Her sözcükle birlikte gelen anlam, duygu hatta imge değeri dünyama ve zihnime eklemlenen bir alandır. Alanımı genişletmek istememde bir sakınca görmüyorum. Ben sözcüklerin kökenine değil meramımı ifade edebilmemde işime ne kadar yarayacağına bakıyorum.

C.T: “Sadık mı? dedim hayretle.”, “Hangi arzuyu kastettiniz? diye sorunca ses çıkmıyor.”, “Cevabı, Sen beni o kadar gaddar mı sandın? oldu.” cümlelerinde olduğu gibi alıntı cümlelerde yazım ve noktalamaya aykırı kullanımlar  -ki bilerek yapıldığı görülüyor- var. Bunun belli bir açıklaması var mı?

A.Ö: Öykülerin görsel olarak sadeliğini bozduğu için noktalama işaretlerinden tasarruf yaptım. Edgü’de gördüm, hoşuma gitti ben de aynısını kitabımda uyguladım. Üstadı taklit ettim yani.  Çaldı derseniz de olur. Ben de size Şeyh Galip gibi “Çaldıysam miri malı çaldım.” derim.

C.T: Öykülerinizde konularınız nelerdir, kahramanlarınız kimlerdir?

A.Ö: Kitabım dört bölümden oluşuyor. Arzular, Dayatmalar, İlişkiler ve Oyunlar. Bölüm isimlerinin konu başlıkları olarak da düşünebiliriz. Kahramanlara gelince çeşitli ilgileşimler kurarak okuyucuda şok etkisi yaratabileceğime ve onu hayrete düşüreceğime inandığım her şey öykülerimin kahramanı olabilir. Bir köpekbalığı, bir savcı, boşanmış bir kadın ya da erkek, küçük bir çocuk, devekuşu, köylü, şehirli, avcı…

C.T: Ufukta yer alan projeleriniz var mı? Varsa Neler?

A.Ö: İkinci dosyamı da hazırladım. İncelemesi için bir arkadaşıma yolladım. Ama şu an için görüştüğüm bir yayınevi yok. Acele etmek istemiyorum. Dil Sürçmesi çıkalı bir yıl oldu çünkü. Belki ilerde uzun öykülerimden de bir kitap çıkarmayı düşünebilirim. Ama önceliğim küçürek öyküler tabii ki.

C.T: Sizce küçürek öykü ile aforizma arasında ne gibi farklar var? Anlatabilir misiniz?

A.Ö: Aforizmalar bir düşünceyi belirten özlü sözler, vecizeler. Bir olay yok, belirli bir karakter yok, mekân yok vs. Oysa küçürek öykülerde bir olayın ya da durumun anlatımı var. Kurgusal metin. Bir fotoğraf çeker gibi o an’ın yakalanması. Başı ve sonu muallakta bırakılan o an. Bizi şoke eden ve sarsan o an.

C.T: Öykü mü, hikâye mi? Kavram açısından hangisini seçiyorsunuz, niçin?

A.Ö: Öyküyü seçiyorum. Hikâye daha çok sözlü gelenekten gelen anonim ürünleri çağrıştırıyor. Öykü ise gerçekliğin yazarın bilincinden süzülerek yeniden kurulmasını, bir yaratımı çağrıştırıyor.

C.T: Günümüz öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz, günümüzde beğendiğiniz öykücüler var mı? Varsa kimler?

A.Ö: O kadar çok kitap ve yazar var ki hangi birini takip edeyim? Üstelik döne döne okuduğum başucu kitaplarım ve olmazsa olmaz yazarlarım var. İyi olduğu konusunda kuvvetli bir kanı oluşmuşsa bende ancak o zaman vaktimi ve paramı ayırırım. Bu anlamda son dönemde okuduğum ve bana en çok hitap eden öykü kitabı Mustafa Çevikdoğan’ın “Temiz Kâğıdı” oldu.

C.T: Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.

A.Ö: O kadar kapsamlı sorular sordunuz ki ama ben ne çok uzatmak ne de es geçmek istedim. Umarım cevaplarım doyurucu olmuştur. Bu imkânı bana verdiğiniz için ben teşekkür ederim.

admin

Cüneyt Tanyeri

Benzer Konular