Acele Satılık Ölü Toprağı / Mehmet Erdoğan

/ 19 Kasım 2019 / 118 / 2 Yorum

Meh­met Er­do­ğan, 1959 yı­lın­da İzmir’de dün­ya­ya geldi. Eği­ti­mi­ni bu şe­hir­de ta­mam­la­dı. İzmir’de ma­li­ye­ci ola­rak ça­lış­ma­ya baş­la­yan yazar, çe­şit­li vergi da­ire­le­rin­de ça­lış­tık­tan sonra emek­li­ye ay­rıl­dı. Evli ve iki kız ba­ba­sı. Yıl­dız Yü­rü­me­si, Burcu’nun Öy­kü­le­ri, Balık Yemi Pina ve Pren­ses Mira’nın Gi­ze­mi adlı ça­lış­ma­la­rı ödül­lü ki­tap­la­rın­dan. Aynı ad­da­ki başka ya­zar­lar­la ka­rış­tı­rıl­ma­mak için “Kemal” takma adını kul­lan­ma­ya baş­la­dı. Çok sa­yı­da imza, söy­le­şi ve et­kin­lik­le­rin­de öğ­ren­ci­ler­le bir araya ge­le­rek, okuma ve oku­ma­nın önemi hak­kın­da söy­le­şi­ler yaptı. Yazar, ça­lış­ma­la­rı­nı İzmir’in Tire il­çe­sin­de sür­dü­rü­yor.

Acele Satılık Ölü Toprağı / Mehmet Erdoğan

Acele Satılık Ölü Toprağı

Mehmet Erdoğan

Ha­yal­le­ri­ni bana sat­tı­lar, ben on­la­ra ger­çe­ği…

Bir tahta üze­ri­ne “Acele Sa­tı­lık Ölü Top­ra­ğı” ya­zı­sı­nı ilk gör­dü­ğüm­de pek fazla önem­se­me­miş­tim. Ya­za­nı ta­nı­yor­dum. Ka­ra­efe So­ka­ğı’­nın ef­sa­ne­si ol­du­ğu­na ina­nan, her olaya fark­lı açı­lar­dan yak­la­şan bi­riy­di. Güçlü bir ben­lik ya­pı­sı­na sa­hip­ti.

Sokak dar, ince uzun. Evler, yeni değil. En genci otuz kırk yıl­lık… Es­ki­si ayak­ta du­ra­maz olun­ca, ona­rı­lıp ye­ni­len­miş. Kup­ku­ru Ka­ra­efe… Ağaç­sız sokak dar­lı­ğı­nı bi­li­yor gibi… Ça­ba­sız. Ser­çe­ler ko­na­cak bir ağaç dalı bu­la­mı­yor­lar. Cı­vıl­tı­la­rı Pey­nir­ci’nin ku­la­ğı­na ge­li­yor. Haa… Pey­nir­ci bu so­ka­ğın eski man­dı­ra iş­let­me­ci­si. Pey­nir üre­tip satan ince uzun dal gibi bir adam.

“Ne ya­pa­yım? Bunu ben­den başka hiç kimse ya­pa­maz.”

Doğru ya­pa­maz.

Yaşlı bir kadın. Ayak­la­rı yıl­la­rın yü­kü­nü çek­mek­ten dışa doğru kıv­rıl­mış, ağır aksak yü­rü­yor. Bu­ru­şuk yüzü ge­ri­lip ba­kış­la­rı bu­la­nı­yor. Eği­lip ya­zı­yı oku­ma­ya ça­lı­şı­yor. Du­dak­la­rı­nı bü­ze­rek toz­dan içe­ri­si gö­rül­me­yen dük­ka­nın ca­mın­dan bak­ma­ya ça­lı­şı­yor ama ya­ra­rı ol­mu­yor.

Ba­şı­nı sa­ğa so­la sal­la­yıp uzak­la­şır­ken;

“Deli ol­ma­lı herif. Zaten pek tekin ayak­ka­bı de­ğil­miş di­yor­lar. Hak­lı­lar ga­li­ba!..” diye mı­rıl­da­nı­yor.

Ko­nuş­tuk­la­rı­nı kendi de du­ya­mı­yor. So­ka­ğı saran hafif rüz­gar, hız­la­na­rak yaş­ma­ğı­nı yu­ka­rı­ya kal­dı­rı­yor. Dönüp ge­ri­ye ba­kı­yor.

Küçük ma­sa­nın çev­re­sin­de iki adam otu­ru­yor­. “Ha­pis­ha­ne usulü dökme çay diyor Pey­nir­ci. Ufak tüpte suyu ısı­tı­yor. Süz­gü­yü bar­da­ğın üze­ri­ne ko­yu­yor. İnce uzun par­mak­la­rıy­la süz­gü­nün içine çay pa­ke­tin­den alıp koy­du­ğu çayın üze­rin­den sıcak suyu akı­tı­yor. Su, süz­geç­ten ve çayın üze­rin­den akar­ken bar­da­ğın için­de çay ren­gi­ni alı­yor. Çay ka­şı­ğıy­la bir de toz şeker koyup di­ğe­ri­ne uza­tı­yor.

“Ça­yı­mı­zı içe­lim. Dökme ça­yı­mı­zı…”

Her­kes onun ça­yı­nı içe­bi­lir mi bil­mi­yo­rum ama ben içi­yo­rum. Yal­nız­ca iki bar­da­ğı var. Ağzı hiç dur­mu­yor. Sü­rek­li ko­nu­şa­cak bir şey­ler bulup çı­ka­rı­yor.

“Pey­nir­ci olmak kolay değil. O, kim­se­yi benim gibi yap­ma­sın.” O, de­di­ği Tanrı. Her ka­te­go­ri­de koş­tu­ğu­na inan­mış bir kere. Ya­şa­dı­ğı­nı an­la­tı­yor, ya­şa­dık­la­rı­mı­zı so­ru­yor.

Sarı ka­ğıt­lar, fa­tu­ra yap­ra­ğı ar­ka­sın­da­ki düz kısma şi­ir­ler de yaz­mış. Hep­si­ni ya­şa­dı­ğı­nı ve ondan sonra kim­se­ye an­la­ta­ma­dı­ğı­nı söy­lü­yor.

“Kim ina­nır ki?” diyor. “Adamı deli ye­ri­ne ko­yar­lar. İnsan­lar her ­şe­yi su­lan­dı­rı­yor. İşle­ri­ne gel­di­ği gibi hep.”

Ben ona ina­nı­yo­rum. Onun umar­sız­lı­ğı­nı bi­li­yo­rum. Onu ta­nı­yo­rum. Yü­re­ği­nin çır­pın­dı­ğı­nı bi­li­yo­rum. Ürkek bir serçe yav­ru­su gibi pır pır et­ti­ği­ni.

Küçük çocuk yü­zü­nü kirli cama yak­laş­tı­rıp ba­kı­yor.

Ço­cu­ğun yüzü içe­ri­den ba­kı­lın­ca gö­rün­mü­yor. Ama orada dur­du­ğu­na emi­nim. So­ka­ğın bir o ba­şı­na, bir diğer ba­şı­na ba­kı­yor.

Pey­nir­ci de­de­si­ni arı­yor ba­kış­la­rıy­la. O, ağır adım­lar­la ken­din­den emin yü­rü­yen Pey­nir­ci de­de­si­ni. Şimdi görse ona hemen laf atar­dı. Şa­ka­la­şır­dı onun­la. Di­le­di­ği gibi. İçin­den gel­di­ği gibi.

“Sen ya­şa­dın mı? Ondan söz et. Şunun bunun yap­tı­ğın­dan değil. Sen ne yap­tın? Bi­ri­ni ev­len­dir­din mi? İki aşı­ğın ara­sı­nı bul­dun mu? Dara düşen gelip sana sı­ğın­dı mı? Kim­se­siz Os­man­la­rı sün­net et­tir­din mi? Hepsi bu­ra­da olup bi­ti­yor. Bu­ra­ya gelen na­si­bi­ni alıp gi­di­yor. Bir bi­çim­de olu­şu­ve­ri­yor her­ şey.”

Ça­yın­dan bir yudum alı­yor. Zaten iki yu­dum­da içi­yor bir bar­dak çayı. Çek­me­ce­ye ası­lı­yor. Bir paket uzun sam­sun ve bir kib­rit ku­tu­su çı­ka­rıp ma­sa­ya ko­yu­yor.

“Si­ga­ra­nın bit­ti­ği­ni yeni fark ettim. Al, yak ba­ka­lım.”

Duman içe­ri­de dö­nü­yor. Ta­va­na doğru yük­se­li­yor. Günde iki paket si­ga­ra iç­ti­ği­ni bi­li­yo­rum. Ama yine de içe­ri­de yoğun bir si­ga­ra ko­ku­su yok. San­dal­ye es­ki­miş, üze­rin­de bir­kaç ga­ze­te du­ru­yor. İle­ri­de bir beton üze­ri­ne mavi çi­çek­li bir çar­şaf ser­miş. Kı­yı­sın­da bir şişe zey­tin­ya­ğı, küçük bir torba siyah zey­tin ve iki küçük boy do­ma­tes.

“Yaşlı tey­ze­den al­dı­ğım zey­tin. Gös­ter­dim ya!.. Ya­rı­sı­nı bu­ra­da bı­rak­tım. Diğer ya­rı­sı­nı eve gö­tür­düm. Akşam eve gi­din­ce bi­ri­ni alıp ısır­dım. Zehir… Bunu bana kim açık­la­ya­cak? Zey­tin alı­yo­rum, tuz­lan­ma­mış. Yi­ye­ce­ğim zey­ti­ne bile ka­rı­şı­yor.”

Sesi ka­lın­la­şır gibi olu­yor. Ka­lın­la­şı­yor mu? Hayır, biraz de­to­ne olu­yor ama yine dü­ze­li­yor. Sonra ge­nel­lik­le hep aynı tonda. Onun kar­şı­sın­da ko­nu­şa­cak bir şey bu­la­mı­yor­sun. An­lat­tı­ğı şey­ler o an için usa yat­kın ge­li­yor.

“Ar­ka­da­şı­nın ya­nın­da o gün söy­le­me­dim. Neden mi? Onun her ­şe­yi bil­me­si­ni is­te­me­dim.”

“Doğru dü­şün­müş­sün. O, her şe­yi bil­me­me­li. Bil­me­si de ge­rek­mi­yor zaten.”

Uzak­la­ra ba­kı­yor gibi göz­le­ri. Belki de ba­kı­yor. Onun gör­dü­ğü­nü gö­rü­yor gözüm. Sa­nı­rım oğ­lu­nu dü­şü­nü­yor. Ya­nıl­ma­mı­şım.

“Bi­la­der­den ha­va­le gel­me­di,” di­yor -bi­la­der de­di­ği oğlu- o, hep böyle ça­ğı­rı­yor oğ­lu­nu.

Üzül­düm mü? Bil­mi­yo­rum. Çünkü üzül­dü­ğü­mü is­te­mi­yor. O, is­te­me­di­ğin­den ben de üzül­mü­yo­rum.

“Geçen ay yüz ster­lin ge­lin­ce -sana an­lat­tım- hep­si­nin yeri vardı. En ge­rek­li olan yer­le­re hemen da­ğıt­tım. Bitti. Yirmi gün­den fazla oldu, savcı beyin te­le­fon gö­rüş­me­si. O gün ha­va­le çı­kar­dı­ğı­nı söy­le­di ama para hâlâ elime ulaş­ma­dı.

“Ben biraz ve­re­yim,” di­ye­ce­ğim, bi­li­yo­rum hemen karşı çı­ka­cak.

“Senin küçük ço­cu­ğun var,” di­yecek. “Daha otu­ra­cak evin bile yok.”

O, aç du­ru­yor ama kim­se­den bir şey al­mı­yor. Yazın at­let­le ve ya­lı­na­yak do­la­şı­yor, kışın da pek fazla ko­run­du­ğu­nu söy­le­ye­mem.

“Ek­me­ği ve­re­si­ye al­dı­ğı­mı bi­li­yor­sun. Evde tüp kal­ma­mış. Ya, ço­cuk­lar bay­ram­da çıkar ge­lir­se? Para yok… Bana acı­ma­la­rı­nı is­te­mi­yo­rum.”

Ço­cuk­la­rım de­di­ği kızı ve to­ru­nu. Geçen yıl da­ma­dı, ani bir ka­rar­la An­tal­ya’ya ça­lış­ma­ya gitti. To­ru­nun­dan ay­rı­lın­ca, uzun süre söz etti bu kal­leş­lik­ten.

“Kim ina­nır?” diyor yine inat­la. Çünkü en çok söy­le­di­ği söz­cük­ler bun­lar. “Kim ina­nır?”

Şeh­rin gö­be­ğin­de, ta­nın­mış bir adam, kırk sene es­naf­lık yap­mış, her­ke­sin sevip say­dı­ğı, ef­sa­ne Pey­nir­ci ek­me­ği ve­re­si­ye alı­yor, kim ina­nır?

Ba­şı­mı sal­la­yıp; “Doğru,”di­yo­rum.

Si­ga­ra du­ma­nı ta­va­na yük­se­lir­ken, zor­la­may­la bo­ğa­zı­nı te­miz­le­di.

Kara Efe so­ka­ğı­nın dili olsa da, o an­lat­sa…

Es­ki­miş, pla­ka­sız, ezik dökük mo­bi­let motor bir kö­şe­de din­len­me­ye çe­kil­miş otu­ru­yor. Bu dev, iri yarı adamı uzun yıl­lar sır­tın­da ta­şı­dı­ğın­dan ötürü yor­gun düş­müş.

“Bir gün daha eve ya gö­tü­rür; ya da gö­tür­mez. Cepte para yok. Ek­me­ği yine ve­re­si­ye aldık. Evde tüp bit­miş. Al­dı­ğım zey­tin acı çı­kı­yor. Bak, gö­rü­yor musun her şe­yi­me ka­rı­şı­yor?”

Genç, alım­lı bir kadın du­ru­yor. Ya­zı­yı oku­yor önce. Dük­kan­dan içe­ri­ye zap­lı­yor ba­kış­la­rı­nı. Bir şey gö­re­me­yin­ce çu­val­da­ki top­ra­ğı in­ce­li­yor. Çu­va­lın içine bir çay bar­da­ğı otur­tul­muş, güya bar­dak­la ölü top­ra­ğı sa­tı­yor. Sa­tı­cı­sı yok ba­şın­da.

Genç­ler:

“Baba bu ne yahu?”diye so­ru­yor­lar. “Ne­re­den çıktı bu ölü top­ra­ğı?”

Sus­kun, göz­le­ri yerde:

“Yahu bir adam işte.”diyor. “ İnsan­la­rın ina­nış­la­rıy­la alay edi­yor. Bunu ancak, benim gibi biri ya­pa­bi­lir.”

Genç­ler, bir şey di­ye­mi­yor­lar ama baba de­dik­le­ri Pey­nir­ci’ye ina­nı­yor­lar. Bu güne kadar her­ke­sin so­ru­nu­nu çö­züm­le­miş. Ne­den­se hiç­bi­ri ona yar­dım ede­mi­yor. Adama gö­tü­rüp bir göm­lek ver­sen, o onu alıp bir ga­ri­ba­na ve­ri­yor. Yi­yecek ver­sen öyle…

Pey­nir­ci bu.

“Bu­ra­da uzun boylu ya­kı­şık­lı bir adam ça­lı­şı­yor­du bir za­man­lar,”diye mı­rıl­da­nan kadın göz­le­riy­le Pey­nir­ci’yi arı­yor ama Pey­nir­ci onu gör­me­si­ne rağ­men, o Pey­nir­ci’yi gö­re­mi­yor.

Nasıl işse bu? Dı­şa­rı­dan sokak ya­nın­dan ba­kı­lın­ca içe­ri­si gö­rün­mez­ken, içe­ri­den dı­şa­rı­sı ol­duk­ça net gö­rü­nü­yor.

“O gös­ter­mek is­te­mi­yor, ben ne ya­pa­yım?”diyor. “ Gös­ter­mek is­te­di­ği­ne gö­rü­nü­yo­rum. İster­se güzel gös­te­ri­yor, ka­dın­la­rın ba­kış­la­rı üze­rim­de ka­lı­yor, bazen de tam tersi olu­yor, aynı ka­dın­la olayı ben ya­şı­yo­rum, sen değil…”

Bu tah­ta­dan önce “ Acele Sa­tı­lık De­di­ko­du Tah­ta­sı” var­mış. Gün­ler­ce dur­muş dük­ka­nın önün­de. Gelip ge­çen­ler oku­yup, ba­kın­mış­lar çev­re­le­ri­ne. Tatlı bir şaka ol­du­ğu­nu dü­şün­müş­ler. Genç kız­lar gü­lüş­müş­ler.

Taş­ra­lar­da de­di­ko­du hiç bitip tü­ken­mez. En aydın ka­fa­lar bile bu çar­kın için­de­dir. Orada ya­şa­yan hal­kın tek eğ­len­ce­si desem yalan olmaz.

De­di­ko­du­dan başka bir şey bil­me­yen­le­re, bir de ölü top­ra­ğı… Ko­ku­suy­la, ren­giy­le, doğal ya­pı­sıy­la bil­di­ği­miz top­rak bu.

Li­se­li kız­lar eği­li­yor çu­va­lın ba­şı­na.

Biri yü­rek­le­nip top­ra­ğı eline alıp in­ce­li­yor ince par­mak­la­rıy­la. Ok­şu­yor gibi ufa­lı­yor bir parça.

“Bu bil­di­ği­miz top­rak kız­lar. Biri bi­zim­le alay edi­yor.”

Pey­nir­ci gü­lü­yor;

“Ney­miş? İşte yeni bir Pey­nir­ci daha… Ko­ru­yun ondan ken­di­ni­zi ba­ka­lım. Ne diyor? Biri alay edi­yor­muş değil mi? Kim alay ede­bi­lir in­san­la­rın ina­nış­la­rıy­la? Tabii, Pey­nir­ci… Adam ev­re­ne kafa tu­tu­yor, ka­ina­ta mey­dan oku­yor.”

Kara Efe so­kak­ta ses­siz­lik var. Yağ­mur ci­se­li­yor ince ince. Şem­si­ye­miz yok.

“Hadi hoşça kal baba,”di­yo­ruz bizde. To­ka­la­şı­yo­ruz.

“Güle güle…”diyor ar­dı­mız­dan. Bizi ka­pı­ya kadar uğur­lu­yor.

Biz so­kak­ta iler­ler­ken;

“Ancak Pey­nir­ci kafa tu­ta­bi­lir ev­re­ne. Se­ke­rek dans eden ser­çe­ler değil. Tarla fa­re­le­ri hiç değil. Bunu unut­ma­yın.”diyor.

O, in­san­la­rın ken­di­si hak­kın­da söy­le­dik­le­ri­ni yi­ne­le­yip, dü­şü­nüş bi­çim­le­ri­nin yan­lış ol­du­ğu­nu ima edi­yor.

Kara Efe so­ka­ğı bi­ter­ken, bu adama ya­pa­ca­ğım zi­ya­ret­le­rin bit­me­ye­ce­ği­ne karar ve­ri­yo­rum. Onun­la sık sık gö­rü­şüp ko­nu­şa­ca­ğım.

Avatar

sanat ve edebiyat dergisi

Acele Satılık Ölü Toprağı / Mehmet Erdoğan (2 Yorum)

  1. Yüreğine kalemine sağlık Mehmet Erdoğan.İlkokul arkadaşım Peynirci’yi yıllar sonra tanıyıp feylesofane kişiliğini bir güzel anlattığın için seni kutluyorum.Sağolasın,var olasın arkadaşım.