Aç Gözünü / Eyüp Yıldırmış

/ 17 Ağustos 2016 / 12 okunma / yorumsuz

Uzun ve loş koridora düşen ağaç gölgeleri yerdeki parkelerde hareketli bir su akışı izlenimi bırakıyordu. Beton parke ayağımın altında kayan yosunlu taşlardı sanki. Hastaneleri ve kokularını hiç sevmedim. Birbirini takip eden çabuk adımlarla yürüdüm, müşahede odalarının önünden aynı hızla geçtim. Aydınlık karanlık, kısa uzun, kalabalık tenha koridorlarda ne kadar yol aldım farkında değildim.

Elim kapı koluna uzandı. Açmakla açmamak arasında kararsızdım. İçeriden yükselen sesler ve aralık kapıdan gözüme çarpan ışık içeri girme der gibiydi. Hele o kokular tamamen caydırıcıydı. En kötüsü içeride yatan yaşlı adamın dedem olmasıydı. O olmamasını dileyerek içeri girdim. Ayağımı bastığım yosunlu taşlar önüm sıra uzanıp gidiyordu. Yatağında insan kimliğinden ayrılmış şekilde bulduğum çocukluk yıllarımın kahramanı değil, ağzında, burnunda hortumlar takılı, kolundaki borudan vücuduna sarı renk serum akan, hayati işlevlerinin tümü makineler tarafından yerine getirilen insan, makine karışımı bir varlıktı.

Şeftali bahçelerinde beraber geçirdiğimiz yaz tatillerini hatırladım. Şehrin hemen sonundaki ağız sulandıran o tatlı ve sulu bahçeleri. Yıkık taş köprünün kalıntılarının bulunduğu dere bahçenin yanında akıp giderdi. Rüzgâr suyun serinliğini de şeftalilerin eşsiz kokularını da ardınca sürüklerdi. Geniş ve dere yanı olan bahçe okul boyunca burnumda bolca tüter yaz tatili biran evvel gelsin diye günleri ipe dizili boncuk gibi tek tek sayardım.

Bahçeye kasabadan eşek ile giderdik. Benimde en hoşuma giden ne yalan söyleyeyim buydu. Sırtına sarılı heybelerin arasına safariye çıkan turist gibi kurulur, yolun durumuna göre bazen hızlı çoğu kez yavaş eşek adımları ile taşlı yolda bahçeye öğlene kadar anca varırdık. Oysa yola sabah güneş göğe ermeden çıkardık. Yaşlı, düşük kulaklı zorla yürüyen karakaçan ne işim var bu sıcakta dercesine her attığı adımı bin düşünüp bir atıyordu.

Çimenler ve yaprakların gözyaşlarına tanıklık eder akan derenin ninnisine karışan çayır bülbülünün son demlerini yakalardık. Ben eşeğin üstünde, dedem yaya olarak şeftalilerin ve derenin çağrısına icabet etmek üzere yola koyulurduk.

Dedemin adım atışlarındaki uyum kafasındaki kasketin ileri geri tek düze hareketi ile oluşturduğu bütünlük yolun kısalmasını sağlıyordu sanki. Birde buna her yolculuğumuzda değişik oyunlar icat etmesi eklenince eşeğin uzattığı yol daha da kısalırdı sanki. Uzun boyu, ince bacaklarının kolayca taşıyacağı hafif göbeği vardı dedemin. Suratı yetiştirdiği şeftalilerin renkleri gibi allı güllüydü, dilinden ise bal akardı.

-Kapa komutu ile hiç düşünmeden gözümü yumdum,

-Aç dediği zaman açtım yine ayni teslimiyetle. Yeni oyunumuz buydu. Bu açma ve kapama arasında neler hayal ederdim bir bilseniz. Kısacık zaman parçası türlü hayaller kurmam için yetip artardı. Önceleri benim için bir oyundu ama zamanla bunun oyundan fazla anlamı olduğunu anladım, bu iki insanın birbirlerine kayıtsız şartsız güvenmelerini sağlayan bir hayat dersiydi.

Günlerin birinde bahçenin yanındaki dereden balık avlamaya niyetlenmiştim. Elimde olta eski köprünün taşlarına basarak en uygun yeri bulmak için suyun ortasına kadar gitmiştim. Yosunlu taşlardan birinin üstüne basmamla suya gömülmem bir oldu. Kafam büyükçe kısımı suyun içinde olan kayaya çarpınca kendimden geçmişim. Ciğerlerim su ile dolmuş kendimi kaybetmişim.

Dedem durumu fark edip beni sudan çıkarmış ama bende hayat yok. Sırtüstü ağaçlardan birinin altına yatırmış beni. İçimdeki suyu dışarıya çıkarmış hala kendime gelememişim bildiği duaları okumuş çaresizce çırpınmış durmuş bir süre. Birden aklına eşeğin üstünde oynadığımız oyun gelmiş.

-Aç gözünü diye bağırmış defalarca. Kendini kaybeden bedenim bu güvenilir sesin verdiği komut ile yavaşça kımıldamaya başlamış. Gözlerimden başlayan canlanma tüm bedenimi sarmış kendime gelmişim.

Bu olaydan sonra bir daha ne yaz tatili için bahçeye gelmiş ne de balık avına çıkmıştım. Dedemle ancak mektup ve telefonla dertleşiyorduk.
Onu bu halde bulunca pişmanlığın yıktığı ruhum ve bedenim beni ikinci kere hayata bağlayan bu insanın içinde bulunduğu durum karşısında iyice çaresiz bırakıyordu. Kapalı gözlerini görünce kulağına eğilip,

-Gözünü aç diye fısıldadım, bir, iki, üç sayısız kez aynı sözü yalvarır şekilde tekrarlayıp durdum ama boşuna.

Hayatının devamını sağlayan makinelerin sesi kesilmiş koluna akan renkli sıvı akmaz olmuş, burnunda ve ağzındaki borulardan boşalan hava yerine kan oturmuştu. Farkındaydım ama yinede aynı sözü söylemeye devam ediyordum, “Aç gözünü”.

Yorum yaz

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.