Babam / Halil Güney

/ 25 Mart 2020 / 850 kez okunmuştur / 6 Yorum
Babam / Halil Güney

BABAM

Halil Güney

 

An­nem­le çar­şı­dan gel­dik. Ben, öğ­ren­ci­le­rin sınav so­nuç­la­rı­nı sis­te­me gi­re­ce­ğim. Annem de akşam ye­me­ği için bir şey­ler ayar­la­ma­ya ça­lı­şı­yor.

Babam arı­yor gene; annem de yok ya ya­nın­da, sık sık arı­yor. Çok ko­nuş­maz, ne ya­pı­yor­mu­şuz, o kadar… Lafın so­nu­nu bile bek­le­me­den ka­pa­tı­ve­rir.

“Ne ya­pı­yor­su­nuz?”

Her za­man­ki gibi so­ra­ca­ğı­nı sordu, te­le­fo­nu ka­pat­ma­sı uzun sür­mez.

“İyiyiz baba, sen?”

“Annen?..”

“Yemek ha­zır­lı­yor, mut­fak­ta.”

Te­le­fon şimdi ka­pa­nır, der­ken ko­nuş­ma­ya devam edi­yor. Hay­ret.

“Ye­mek­te ne var, bana da bir tabak koy­sun.”

An­la­şı­lan, ko­nu­şa­ca­ğı tuttu, bu sefer hemen ka­pat­ma­ya­cak. Arada sı­ra­da ak­lı­na bir şey ta­kıl­dı mı, te­le­fo­nu kolay kolay bı­rak­maz, öyle bir za­ma­na denk gel­dik.

“Olur baba! Tam 1840 km. öte­den, senin için de bir tabak ko­ya­lım!”

“Ben aşa­ğı­da­yım!”

“Ne, nee!”

An­ne­min dik­ka­ti­ni çekti, ba­ğır­mam.

“Ne diyor baban?”

“Aşa­ğı­da­yım, diyor. Benim için de tabak koyun sof­ra­ya …”

“Geldi bu, bir de­li­lik ya­pa­ca­ğı ak­lı­ma gel­diy­di. Ev­dey­ken ko­nu­şup du­ru­yor­du, Van’a gi­der­ken hangi il­ler­den ge­çi­li­yor filan diye…”

“Ara­ba­yı ge­tir­di ga­li­ba anne.”

“Sa­nı­rım öyle, ge­çir­di­ği­miz ka­za­dan sonra ce­sa­ret ede­mez san­dıy­dım.”

“Ak­lı­na koy­duy­sa, koş anne…”

Ma­vi­şi re­zi­dan­sın önüne park etmiş, elin­de bir­kaç eşya, gü­lüm­sü­yor bize.

“De­li­sin sen, ya gene uyu­say­dın.”

“İyi bir şey yap­tım diye, mutlu gö­rü­nü­yor.

“İki paket sakız çiğ­ne­dim, çenem tut­mu­yor.”

Baba, Tire nere, Van nere! Kaç sa­at­te gel­din, çok teh­li­ke­li o kadar yol.”

“Dün çık­tım yola, ge­ce­yi Ma­lat­ya’da ge­çir­dim.”

Olan ol­muş­tu. Ken­di­ne ya­kı­şa­nı yap­mış­tı yine. Bir çuval da kar­puz ge­tir­miş. Sanki bu­ra­da kar­puz yok. Tire’den bir çuval kar­puz mu gelir. Bize ge­tir­di­ği­ni söy­lü­yor ya, muh­te­me­len ken­di­si için ge­tir­di; otur­du mu bir kar­puz yer de… Se­vin­dik yine de; en çok da ben se­vin­dim. Maviş gel­miş.

Öğ­ret­men ola­rak henüz ata­na­ma­mış­ken, oya­la­na­yım diye, bana, maviş bir Corsa marka bir oto­mo­bil al­mış­lar­dı. Van’a ata­nın­ca, maviş kaldı; tırla ge­ti­re­yim diye dü­şün­düm, ara­ba­nın yarı pa­ra­sı­nı tu­ta­cak, diye vaz geç­tik.

Sınav ka­ğıt­la­rı­nı oku­yo­rum; elin­de çay, geldi. Benim bran­şım­dan olsa gerek, İngi­liz­ce­ye pek me­rak­lı son za­man­lar­da. İngi­liz­ce ko­nuş­ma­ya ça­lı­şı­yor arada sı­ra­da. Ko­nuş­tu­ğu da, ba­şı­nı gö­zü­nü yara yara, söz­cük­le­ri peş peşe sı­ra­la­ma­ya ça­lış­mak­tan iba­ret. Se­vi­ni­yor, ko­nu­şa­bil­di­ği için.

Bir süre benim sınav ka­ğıt­la­rı­na baktı, ka­fa­sı sar­ma­dı.

“Ben de sınav yap­tım ge­çen­ler­de”

“İyiy­miş baba, yeni bir şey değil ki! Kim bilir ka­çın­cı sı­na­vın.”

“Bu sefer fark­lı ama…”

An­la­şıl­dı, ko­nu­şa­cak. Sınav kâ­ğı­dı oku­ma­ya zo­run­lu ola­rak ara ve­re­ce­ğiz.

“Nesi fark­lıy­mış baba! Anlat ba­ka­lım!”

“115 puan üze­rin­den sınav yap­tım, 21. Soru 15 pu­an­lık.”

“Ney­miş o joker soru”

“Ce­va­bı­nı çok iyi bil­di­ği­niz bir so­ru­yu yazın, ce­va­bı­nı da al­tı­na yazın.”

“İlginç­miş, neden ?”

“Kendi baş­la­rı­na ge­çe­cek­le­ri yok. Okulu bi­ti­re­me­ye­cek­ler. Uza­ya­cak sü­re­le­ri kal­ma­dı.”

“Bari işe ya­ra­dı mı? “

“Biri, 21. So­ru­da, soru ola­rak, Sam­sung te­le­fon­lar­da en iyi sürüm han­gi­si­dir, diye yaz­mış.”

“Cevap ola­rak ne yaz­mış?”

“Jeal bean 4.0 gibi bir şey.”

“Ev­la­dım, bu ne?”

“Hocam, benim ku­ze­nim te­le­fon­cu, ben onun ya­nı­na ta­kı­lı­rım. Yaz­dı­ğım doğru.”

“Ev­la­dım, yaz­dı­ğı­nın Ti­ca­ret Hu­ku­ku ile ne il­gi­si var?”

“Hocam, bu ders­le il­gi­li ola­cak, diye be­lirt­me­miş­si­niz ki!”

“Sözü, daha fazla uzat­ma­nın ge­re­ği yoktu. Biri de ma­te­ma­tik so­ru­su yaz­mış ve çöz­müş. Onun ge­rek­çe­si de öte­ki­ne ben­zi­yor.”

“Ne oldu, ge­çe­bil­di­ler mi?”

“Bir yo­lu­nu bul­duk, geç­ti­ler.”

Bir hafta çabuk geçti, bugün dö­nü­yor­lar. Hü­zün­lü bir kah­val­tı sof­ra­sın­da­yız. Her­kes, hüz­nü­nü için­de ya­şı­yor, dışa vur­ma­ma­ya ça­lı­şı­yo­ruz.

“Baba, al şu hapı iç, bir tane de ha­va­ala­nın­da ve­re­cek­miş annem.”

“Tamam.”

Her bir şeye aklı eri­yor ama aklı ba­şın­day­ken uçağa bi­ne­mi­yor. Aklı gi­di­yor, annem de ça­re­yi buldu; böyle yarı ya­rı­ya uyu­şuk uyu­şuk, yarı uy­ku­da ezi­yet et­mi­yor­muş. Hatta başka za­man­lar­da bile annem ak­lın­dan ge­çi­ri­yor, rahat dur­ma­dı­ğın­da.

Bi­zim­ki­ler, tam bir hafta önce bugün git­ti­ler. Babam, bil­mem ka­çın­cı kez iz­le­di­ği kov­boy filmi iz­li­yor­dur; te­le­viz­yo­nun içine gire gire. Bugün pazar, onu ha­tı­rı için biraz önce ben de iz­le­dim artık, ba­ba­mın kov­boy­la­rın­dan bi­ri­ni; öğ­le­yi ettik. Ekim ayı­nın sonu, Van’da ha­va­lar iyice so­ğu­du. Kah­val­tı ma­sa­sı­nı top­la­yıp biraz do­la­şa­yım, hava azı­cık ısı­nır gibi.

Bir uğul­tu, de­rin­den gelen bir gü­rül­tü; iş ma­ki­ne­si mi Pazar Pazar… Bina zıp­la­ma­ya baş­la­dı, nasıl sal­la­nı­yor, eş­ya­lar dev­ril­me­ye baş­la­dı; elekt­rik­ler gitti. Dep­rem, dep­rem olu­yor! Yep­ye­ni bi­na­nın du­var­la­rın­da çat­lak­lar, sı­va­lar dö­kü­lü­yor; ko­ca­man par­ça­lar ha­lin­de. Bu­ra­ya ka­dar­mış, git­tik ga­li­ba; dün­ya­nın sonu! 25 sa­ni­ye sür­müş, sa­at­ler­ce sürdü gibi geldi.

İlk şok­tan sonra, ves­ti­yer­den bir şey­ler kapıp fır­la­dım, sıva par­ça­la­rı düş­me­ye devam edi­yor. Elim­de­ki­ler­le ka­fa­mı ko­ru­ma­ya ça­lı­şı­yo­rum, so­ka­ğa zor attım ken­di­mi. Bizim bina çök­me­di ama ya­nı­mız­da, aynı cad­de­de yerle bir olan bi­na­lar, toz bu­lu­tu, si­ren­ler, bağ­rı­şan in­san­lar, korku, deh­şet… Aya­ğım­da ço­rap­lar­la bul­dum ken­di­mi, art­çı­lar devam edi­yor, sü­rek­li sar­sın­tı, sar­sın­tı, korku, panik…

Sa­at­ler ge­çi­yor, ce­hen­ne­me alı­şı­yo­ruz, ka­pı­cı, bir­kaç za­ru­ri eş­ya­mı­zı almak için girdi bi­na­ya. Te­le­fon­lar iflas etti. Bir ki­şi­nin te­le­fo­nu çe­ki­yor; her­kes sı­ra­ya girdi aile­le­ri­ne ulaş­mak için. Dile kolay, 644 kişi öldü. Yıl,2011 Ekim’in sonu… Fe­la­ket, yiten can­lar… Dep­rem­den mi?Asla, asla! Sa­de­ce ca­hil­lik, ihmal ve de­ne­tim­siz­lik…

Babam, ara­bay­la yola çık­ma­ya kal­kı­yor; ikin­ci Van se­fe­ri için, zorla dur­du­ru­yor­lar. Er­zu­rum bağ­lan­tı­lı bir uçağı bul­duk da ikin­ci Van se­fe­ri ger­çek­leş­me­di.

Ara­dan zaman geçti. Bi­zim­ki­nin ciddi sağ­lık so­run­la­rı oldu, ame­li­yat­tan çıktı. Yavaş yavaş ken­di­ne gel­me­ye baş­la­dı, henüz bi­lin­ci açık değil. Bi­linç al­tın­da­ki bir yer­ler­de, kız­dı­ğı bi­ri­si var; verip ve­riş­ti­ri­yor ona. Söy­le­me­di­ği­ni bı­rak­ma­dı. Gö­rev­li sağ­lık ça­lı­şan­la­rı, ya­kın­la­rı, gü­lü­yo­ruz söy­len­me­si­ne, sız­lan­ma­sı­na. Geri geldi ya, ge­ri­si kolay.

“Amca, geri geldi. Sağ olsun, he­pi­mi­zin dü­şün­ce­le­ri­ne ter­cü­man oldu.”

Ablam da hu­ku­ki açı­dan ba­kı­yor.

“Cezai eh­li­ye­ti de yok nasıl olsa,”

Bu da geçti. Artık bir­lik­te­yiz. Ma­vi­şi ge­tir­me­ye kal­ka­ma­dı artık.

“Huylu hu­yun­dan…” diye bir söz var. Ha­va­lar sıcak yaz­lık­ta­yız. Babam, bah­çe­de bir yer­ler­de…

“Koşun. Koşun, koşun!!!”

Fır­la­dık, dı­şa­rı. Kesin ba­şı­na bir şey geldi. Ame­li­yat­tan yeni çık­mış­sın, rahat dur yahu.

Elin­de ko­ca­man bir çapa, bah­çe­yi kaz­ma­ya kalk­mış. Yer­den bir su fış­kı­rı­yor; su, evin ikin­ci ka­tı­na kadar çı­kı­yor. Kazı ya­par­ken su bo­ru­su­nu kes­miş.

Artık, an­ne­min yeni bir mis­yo­nu var. Aile­mi­zin sı­kı­yö­ne­tim ko­mu­ta­nı…

Babam / Halil Güney (6 Yorum)

  1. Halilcim. Debremlere alışmışsın. Patlayan borudan fışkıran borunun altında tutsaydında kuyruğu biraz titreseydi. Tecrübeli olurdu. Kutlarım. Sevgiyle…

  2. Yüreğinize kaleminize sağlık Halil Güney hocam.Hem gülümseten hem de düşündüren bir öykünüzü okudum.Kutluyorum.